Basît ne anlama gelmektedir ?

"Yaymak, genişletmek; sade olmak" anlamlarındaki bast kökünden türemiş olup sözlükte "açılmış ve yayılmış bulunan, sade olan" mânasına gelir. Tıpta basît, daha çok mümtezicin karşıtı olarak kullanılır ve organizmanın yapısını (mizaç) oluşturan unsurları ve rükünleri ifade eder (İbn Sînâ, De Anima, s. 56). Arap gramerinde basît ile aynı anlamda kullanılan müfred terimi mürekkebin karşıtı olarak "bir tek kelimeden oluşan lafız" demektir. Aynı terimler mantıkta "doğrudan doğruya bir mânaya ve bu mânanın bütün cüzlerine birden delâlet eden sözler"i ifade eder. Meselâ "Abdullah" lafzı gramer bakımından birleşik olmakla birlikte eğer bir kişi için ad olarak kullanılmışsa bu durumda "abd" ve "Allah" mânalarına değil bu adı taşıyan kişiye delâlet edeceğinden mantıkta basît ya da müfred lafız sayılır. Yine mantıkta mürekkeb kazıyyenin karşıtı olarak bir tek konusu ve bir tek yüklemi olan önermeye basît kazıyye denir. Fizikte basît hem "yüzey" anlamında hem de "bir tek unsurdan ibaret cisim" anlamında kullanılır.

İslâm felsefesinde basît, genellikle "varlığı mahiyetinin aynı olan, bünyesinde muhtelif parça veya unsurlar taşımayan, kendisinde değişik ve tecrit edilebilir birkaç nitelik bulunmayan, nicelik ve nitelik bakımından tamamen veya fiilen parçalanması imkânsız olan varlık, nesne yahut kavram" şeklinde açıklanmıştır. Basît varlıklar ruhanî ve cismanî oluşlarına göre ikiye ayrılırlar: Semavî akıllar ve nefisler ruhanî basîtin, ustukuslar (dört unsur) ve kelâmcıların görüşündeki bölünmeyen cüzler (atomlar) cismanî basîtin örnekleridir. Öte yandan basît varlıklar ve kavramlar basitlik derecesi bakımından hakîkî, örfî ve izâfî olmak üzere belli başlı üç kısımda incelenmiştir. Kesinlikle herhangi birkaç cüzden oluşmayan, mahiyeti zatının aynı olan bir varlık hakîkî basîttir. Kendisi mürekkeb olsa bile değişik tabiatta daha basît cisimlerden oluşmayan, yani birleşimindeki parçalar aynı basît unsurlardan ibaret olan varlığa örfî basît, mürekkeb olmakla birlikte cüzleri başka bir mürekkebin cüzlerine göre daha az olana da izâfî basît denir.

Bunlardan hakîkî basît bir yandan Allah'ın zâtını, mahiyetini ve sıfatlarını, diğer yandan ilk vahdetin (Allah) basît olduğunun kabul edilmesi halinde bundan mürekkeb varlıkların yahut kesretin sudûr keyfiyetini, nihayet temel basît cisimleri ve bunlardan mürekkeb cisimlerin ne şekilde meydana geldiğini izah bakımından İslâm filozoflarını özellikle ilgilendirmiştir. Kudemâdan (Grek filozoflarından) intikal eden görüşe göre (İbn Rüşd, Tehâfütü't-Tehâfüt, s. 393) ilk vahdet hakîkî ve en basît varlıktır; çünkü ister zihnî ister maddî mânada olsun ilk vahdetin zâtına herhangi bir ilâve düşünmek, O'nun cüzlerden ve unsurlardan oluştuğu fikrine götürür ve mutlak birliğini haleldar eder. Bu görüş İslâm Meşşâî-Yeni Eflâtuncu filozofları tarafından da benimsenmiştir. Nitekim Fârâbî'ye nisbet edilen bir risâlede Tanrı "el-basîtü'l-evvel" ve "el-bâsîtü'l-mahz" gibi ifadelerle nitelendirilerek her türlü sıfatlardan ve terkip fikrine götürebilecek nitelendirmelerden uzak olduğu belirtilmiştir (bk. el-ʿİlmü'l-ilâhî, s. 178). Gazzâlî filozofların bu görüşünü, Allah'ın sıfatlarını, dolayısıyla mahiyet ve hakikatini selbedeceği, mahiyet ve hakikati olmayan bir varlıktan da söz edilemeyeceği gerekçesiyle reddetmiştir (Tehâfütü'l-felâsife, s. 176-177). Ancak İbn Rüşd, filozofların Allah'ı basît olarak nitelemelerinin Gazzâlî tarafından yanlış anlaşıldığı kanaatindedir. Zira filozoflar, kendi zâtı ile kāim, bilfiil vücutları ve cevherleri olan birçok sıfata sahip basît bir'in varlığını imkânsız görmekle birlikte bu sıfatların O'nda zât veya mahiyetinden ayrı düşünülmeksizin ve O'nun basîtliğini zedelemeksizin bulunabileceğini kabul etmişlerdir (Tehâfütü't-Tehâfüt, s. 398-400).

Öte yandan İslâm filozofları, "basît birden ancak basît bir sudûr eder" (İbn Rüşd, a.g.e., s. 251, 256) kaidesine dayanarak -daha sarih bir şekilde İbn Sînâ'da görüldüğü üzere- Allah'tan mürekkebin yani çokluğun sudûrunu imkânsız görmüşler ve çokluğun ilk akıl ya da ilk ma'lûlden doğduğunu belirtmişlerdir. Bununla birlikte İbn Rüşd, birden mutlak ve gayri muayyen bir çokluğun sudûr edebileceği kanaatindedir (bk. a.g.e., s. 181-182).

Meşşâî filozoflarının felekler nazariyesinde dokuz feleğin en aşağısındaki ay feleğinin altında bulunan "süflî âlem" ya da "kevn ve fesad" (oluşma ve bozulma) âleminde dört ilke (ustukus), bütün cisimlerin en basit ve temel unsurlarıdır (bk. ANÂSIR-ı ERBAA). Bütün mürekkeb varlıklar, bu unsurların muhtelif kemiyet ve keyfiyette imtizacı suretiyle oluşur. Böylece sabit ve kozmik bir kanun uyarınca bu âlemde daha eksik olandan daha tam olana doğru bir gelişme vardır. Başka bir ifade ile basîtten mürekkebe doğru olan bu gelişme, mürekkeblerin en şereflisi olan insanda en yüksek kemale ulaşır.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi


BİZE ULAŞIN
BİZE ULAŞIN