Türkiye'nin en iyi haber sitesi
HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Git gide daha vahim...

Ahmet Şık'ın kitabının henüz yayınlanmadan toplatılması, bu maksatla bilgisayarlara "baskın yapılması" insanı ürperten bir girişim. Bunun neye benzediği, neyle mukayese edilebileceği bugüne kadar basında yazıldı, söylendi. Eklenecek yeni bir şey yok. Ne var ki, Emre Aköz dün Sabah'ta yazdığı yazıda olaya yeni boyutlar getirdi. Onu okuyunca işin içinde başka unsurlar bulunduğunu düşünüyor insan.
Yeryüzünde tesadüf olamayacağına göre tüm o girişimlerin bir anlamı olacaktı, Aköz de onu açıklıyor.
Tüm söyledikleri kesinlikle doğrulanmış bir bilgi olsa dahi, ki çok önemsiyorum yazdıklarını, gene de ben olayın başka türlü ele alınması gerektiğini öne sürüyorum. ('Bilgisayardan kitap silme' ve bunun mahkeme kararıyla yapılması bilgi/ enformasyon çağında başka bir sürece girdiğimizi ve bunu "bizim" ürettiğimizi gösteriyor. Salt bu soyut olay üstünde bile daha derinlemesine durmak gerek.)
Bu durum bana bambaşka bir şey düşündürüyor. Devam eden davaların başından beri Türkiye'de dikkat çeken bazı oluşumlar var.
Birincisi, bu davalar bilhassa onlara taraf olanlarca siyasallaştırıldı. Darbe girişimlerinin mevzubahis edildiği bir dava siyasallaştırılmayacak da ne olacak? Elbette siyasi davalar döneminden geçiyoruz ama hangi manada siyasi? Bu soru Türkiye'nin yakın geçmişini de yakın geleceğini de belirlemesi bakımından son derecede önemli. Darbe girişimi bir siyasi edim midir? Henüz kanıtlanmamış suç isnatları döneminde bulunduğumuz için ben sorumu genel bir doğruyu saptamak için soruyor ve bırakıyorum.
İkincisi, bu davalar hükümet- yargıdavalı/ zanlı üçgenine git gide daha fazla sıkışıyor. Tüm benzeri davalarda olduğu gibi soruşturmanın kapsamı büyüdükçe büyüyor ve o zaman da bazı sapmalar oluyor. Kamuoyu bugün "Ergenekon davası" denilen bu sahnede neyi izlediğini, neyin kovuşturulduğunu, neyin izinin sürüldüğünü, neyin yargılandığını şaşırmış durumda. Öne sürülen hukuk ve usul sorunları büyük ölçüde bu genişleme ve belirsizlikten kaynaklanıyor. O arada kamuoyu zerre kadar bilgi alamıyor hiçbir konuda. Oysa bu derecede geniş bir davada açıklamaların sıklıkla yapılması şarttır.
Üçüncüsü, bir felsefe önermesi yeryüzünde her şeyin bir başka şeyle bağlı olduğunu söyler. Öyledir. Bu açıdan bakınca bu davaların ve oluşturduğu büyük kanavanın olabildiği kadar dolaşık bir zincir- düğüm sergilediğini söylemek malumu ilamdan başka bir şey olmasa da söyleyeyim. Bunu şunun için vurguluyorum.
Şık'ın kitabının "engellenmesi"ne kadar bizi getiren dönemi gözden geçirdiğimde olayların art arda geldiğini görüyor ve şaşırıyorum. Nedim Şener ve Ahmet Şık'ın tutuklanması, Odatv- CHPİklim Bayraktar ilişkisinin ortaya serilip saçılması, Şık'ın kitabıyla ilgili girişimlerin görülmesi ve nihayet Ayhan Çarkın'ın birdenbire hidayete ermişçesine basına, televizyonlara açıklamalar yapması bana işin içinde daha derin ilişkiler olduğunu düşündürüyor. Hele seçime giderken, bunu düşünmek değil düşünmemek bana irkiltici geliyor.
Türkiye her olayda çok kolay ayrışan bir ülke. Bilimsel düşünme geleneğimizin olmaması, kurumlara güvenmeyişimiz, sürekli bir biçimde hareketli toplum özelliğini muhafaza edişimiz bölünmeyi kolaylaştırıyor. 1990'ların ortasından itibaren bu bölünme bazı çevrelerin girişimiyle sistemli bir hale getirildi, üretildi ve ülkenin tek gerçeği olarak sunuldu. Şimdi böyle bir dönemde bu kadar geniş kapsamlı davalar bölünmeyi derinleştirdiği gibi iki tarafın da birbirine kapanmasını, iki tarafın da söylenenleri dinlememesini, ikna olmamasını doğuruyor. İki taraf da olayı sistemli ve hukuksal bir süreç olarak değil siyasal bir kan davasının manevraları olarak görüyor.
Vahim değil bu durum denebilir mi?

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA