Dünya
müzik basınının tipik tavrıdır: Dergiler gündem yaratmak için önlerine gelen ortalama gruplardan dahi çok büyük bir şey yakalamışcasına bahsederler.
Rolling Stone, Q, Spin kimi koymak isterseniz koyun listeye. En ağır eleştiriyi de kapağına her hafta yeni yetme bir grubu 'müziğin kurtarıcısı' olarak taşıyan İngiliz müzik dergisi
NME alır. Bir senede karşımıza çıkan ve çok iyi olduklarını duyduğumuz için dinlemeye haftalarımızı ayırdığımız yüzlerce gruptan da, olsa olsa üç-beş tanesi iş yapar o kadar. Bu, klasik anlamıyla basılı medyanın bizlere dayattığı bir sistemdi. Şimdi işler değişti. Dergiler aynı sistemi uygulamaya devam etseler de, artık daha büyük, yaygın ve etkili bir oyuncu müzik piyasasına çeki düzen veriyor, eleştirel bir dille de yer yer kirletiyor: Blog'lar. Yanlış anlaşılmasın, henüz Türkiye'de çok az müzik blog'u var ve bunların sayısı katlansa ortam daha da keyifli olur. Ben daha çok, son haftalarda karşıma sıklıkla çıkan ve küresel çapta tartışılmaya başlanan bir konudan bahsediyorum. Blog'ların dinleyiciler ve müzisyenler üzerindeki etkisinden. Tartışmayı Amerikan müzik dergisi
Under The Radar Mag başlatmıştı. Ben size durumu özetleyeyim. Basılı medyanın aksine, blog'ların ulaşabileceği alan neredeyse sınırsız. Rollo & Grady, Pretty Much Amazing gibi bu yeni nesil medya kanalları, standart dinleyici/izleyici tarafından alışılageldik kanallardan çok daha güvenilir kabul ediliyor. Bunda bağımsız oluşları en önemli etkenlerden bir tanesi. Sözleri ciddiye alınıyor. İşte kritik nokta burası. Dünyada tek başına milyonlarca takipçisi olan -ki bunların en klişesi Pitchfork'turmüzik blogları mevcut. Sadece tek bir parçası olan müzisyenler bile bu blog'larda iyi bir eleştiri aldıklarında dünya çapında yıldız haline geliyorlar. Tapes'n Tapes, Voxtrot, She Wants Revenge gibi isimler bu bloglar sayesinde tek günde şöhreti yakalayanlar arasında.
BİRİLERİ HEP DÜNYAYI KURTARIYOR
Yakın örnek: James Blake'in
Limit to Your Love şarkısı Pitchfork'ta bir numaraya oturunca, sadece birkaç günde yüzbinlerce kez dinlendi. Henüz ortada albüm dahi yokken. Sonra ne mi oluyor? Eğer iddia edildiği kadar iyiyse, o tek şarkısını dinlediğimiz ismin üç-beş ay sonra çıkan albümü de bizi hayal kırıklığına uğratmıyor. Her şey kontrol altında. Peki ya denildiği kadar iyi değilse ve durum abartıldıysa? İşte o zaman yukarıdaki isimlerin birçoğunda olduğu gibi, bir süre sonra kim olduklarını dahi hatırlamakta güçlük çekiyorsunuz. İnternette yeni bir şeyler öneriyor olmanın psikolojisi, 'en iyiyi ilk siz önerirseniz kazanırsınız'da beden buluyor. Dolayısıyla, blog'lar ortalama şeyleri dahi abartarak karşımıza çıkartabiliyorlar. Her gün yeni birisi dünyayı kurtarıyor, yapılmamışı yapıyor. Blog'lar kahinliğe soyunarak geleceğin müzisyenlerini, yeni The Beatles'ları, The Velvet Underground'ları sunmaya bayılıyor.
BEKLENTİLER MÜZİSYENLERİ EZİYOR
Dinleyiciler seçimlerini yapmakta zorlanıyorlar ve bir albümü derinlemesine dinlemekten uzaklaşıyorlar. Malum; dün yeni olan bugün eskidir. Müzisyenlerse henüz tam da hazır olmadıkları bir dönemde karşılaştıkları büyük beklenti ve ilgi karşısında ezilip gidiyor. Under The Radar Mag'de Amerikalı Tapes'n Tapes tam olarak bundan bahsediyor: "Her şey o kadar hızlı oldu ki, iyi bir konser grubu olacak vakti bulamadan Avustralya'da turneydik," diyorlar. Tabii ki aradan geçen yılların ardından kimse onları umursamıyor, yeni albümleri listelere dahi giremiyor ve zamanında onlara kucak açan blog'lar (en başta Pitchfork) şimdi onlara sırtlarını dönüyor. Bir düşünün; çok iyi olduklarını okuduğunuz için indirdiğiniz ama o kadar da iyi çıkmadıkları için, kaderi bilgisayarınızın bir köşesinde sadece yer kaplamak olan kaç albüm var? Kaçının adını hatırlıyorsunuz? Hatırlarsanız şöyle bir internette adını arayın. Emin olun üç-beş blog o albüm hakkında 'yılın en iyisi' yazmıştır, muhtemelen daha yılın ortasındayken. Sözün özü: Benim bazen "Blog'a inanma ama blog'suz da kalma," diyesim geliyor. Sizi bilmem.