Başak
Sayan'ı dizi oyuncusu ve
Akşam gazetesinin köşe yazarı olarak tanıyoruz.
O, aynı zamanda çiçeği burnunda bir romancı.
İlk romanı
Bağlanma Korkusu geçtiğimiz günlerde Artemis tarafından yayımlandı. Sayan romanında, yeni nesil erkeklerin ve kadınların dünyasına çok farklı bir açıdan bakıyor. Aşk, cinsellik, sadakat, ihanet gibi kavramları özgün bir yaklaşımla anlatıyor.
Cem; 'Uzun vadeli ilişkilerden kaçınan' zengin bir reklamcı... Bahar; iyi bir balerin olmaya çalışan, romantik ve ürkek bir genç kız. Bu ikisinin yolları bir partide kesişir ve bir daha ayrılmaz. Tutkulu bir aşk, kaprisli bir ayrılık, derin bir yalnızlık, tedavi edilemez bir pişmanlık ve intihar ya da cinayet.
Pek çok okuyucu, yazarının şöhretli bir dizi oyuncusu olması dolayısıyla bu kitaba karşı önyargılı olacaktır ama kitap daha ilk sahnesinden başlayarak bütün önyargıları kırmayı ve okuyucuyu avucunun içine almayı başarıyor. Bir sevişmenin hemen ardından erkek "Artık giyinebilirsin," diyor kadına çünkü.
Romandaki bütün karakterler gerçek hayattan bildiğimiz tipler. İsmen olmasa da resmen tanıdığımız insanlar bunlar. Olay örgüsü merak uyandırıcı ve akıcı. Kişiler ve olaylar arasındaki çelişkiler ustalıkla kurulmuş ve işlenmiş. Üstelik yazar betimlemelerinde oldukça cesur davranmış, okuyucuyu romantizmin ve cinselliğin uçlarında dolaştırmış.
Sayan romanını, insanların giden sevgililerin ve kaçan fırsatların ardından boyunlarını büküp, ağlayan gözlerle bakmamaları için yazmış. Aşırılıklar tarafından zorlaştırılmış ilişkiler yüzünden kaçırılan fırsatları, harcanan güzellikleri ve heba edilen hayatları anlatmış.
- Nasıl karar verdiniz roman yazmaya?
- Daha önce bir araştırma kitabı yazmış ve bölüm aralarına bir öykü serpiştirmiştim. Parçalara ayırdığım o öykü kitaptan çok ilgi gördü. Birçok insan araştırma bölümlerini atlayarak o öyküyü okumuş. Tebrik ettiler. Ben de gelen yorumlardan cesaret alarak kalkıştım bu işe.
- Anlattığınız, kimin hikayesi?
- Bu hep aklımda olan bir hikayeydi. Kendi hayatımdan ilham aldım.
- Yani yaşanmış bir hikaye mi?
- Sorduğunuz anlamda yaşanmış bir hikaye değil...
- Ama yaşanmışlıklar var içinde.
- Tabii ki. Bütün yazarlar bir şekilde kendi hayatlarından yola çıkar. Sevgilinin gözlerini alıyorsun, babanın yüzünün duruşuna ekliyorsun. En çok kıskandığın düşmanının bir yönünü alıp, çok yakın bir arkadaşına kazandırıyorsun.
- Siz bu anlattıklarınızın tam olarak neresindesiniz?
- Bu hikaye benim kendi iç çelişkilerimi yansıtıyor, kitaptaki çelişkilerin birçoğu benim çelişkilerim aslında. Ben kendimi şifalandırıyorum.
- Romanınızın kadın karakterlerinden hangisine yakın buluyorsunuz kendinizi?
- Sadece kadın kahramanlar olarak bakmayalım. Ben kendimi Cem ve Bahar'a, ikisine birden yakın buluyorum. İnsanın içinde birçok yan barınıyor. Erkek olan tarafımız da var, kadın olan tarafımız da. Cem ve Bahar; ikisi de sanki benim birer parçam. İkisinde de ben varım ama aynı zamanda hayatıma bir şekilde dokunmuş bütün insanlar var orada.
HAYAT HEP BÖYLE AKMAYACAK
- Özellikle büyük şehirlerin kıyılarında belirginleşmeye başlayan yeni bir yaşam tarzının resmini çiziyor bu kitap. Şehrin hem içinde hem de uzağında yaşayan, daha çok hizmet ve eğlence sektöründe çalışan, orta üst yaş grubuna ve üst-orta ekonomik sınıfa mensup, aile kavramıyla problemi olan kişilikler...
- Aynen öyle. Çok doğru. Hayat sanki kaçıyormuş da onu yakalamak gerekiyormuş gibi yaşayan insanlar... Yaşarken birçok şeyi ihmal ediyorlar. Ama gün geliyor bu tercih uğruna vazgeçtikleri her şeyle yüzleşmek zorunda kalıyorlar. O gün de çok uzak değil aslında. Ne zaman ki duruyorsun, o zaman fark ediyorsun nelerden vazgeçtiğini, hangi güzellikleri harcayıp heba ettiğini.
- Sizin payınıza ne düştü bunlardan?
- Ailemle ilgili çok sarsıcı bir deneyim yaşadım ve o noktada durup 'Hayat hep böyle değil,' dedim kendime. 'Hayat hep böyle akmayacak. Bana şu an çok zevkli gelen bu mesleğin, işin, sosyal hayatın, hayallerin hepsi bir gün bitecek. Bittiği zaman elimde ne kalacak?' Kalması muhtemel şeylerin hepsini yol boyunca dağıtmışım.