Kendini zor ele veren, seyirciden biraz çaba isteyen, zekâdan çok, duygularla kavranmayı talep eden filmlerden. Ama, bir kez içine girerseniz, sizi kolay bırakmayan cinsinden... Bir kafede buluşan biri daha yaşlı iki kadın arasında gizemli bir bağ vardır. Davranışlarından da belirdiği gibi, sevgiyle nefret arasında gidip gelen... Kardeştir onlar ama 15 yıldır görüşmemişlerdir. Çünkü abla Juliette, 15 yılını geçirdiği hapishaneden yeni çıkmıştır ve kardeşi Lea bu sürede onu hiç görmemiştir. Juliette, öğretmenlik yapan Lea'nın kocası Luc, Luc'un felç geçirip dilsiz olmuş babası, evlat edindikleri iki Vietnamlı küçük kız ve genelde okul çevresinden dostları arasına girmekte olduğu kadar, bir iş bulmakta da zorlanır. Çünkü vaktiyle birini öldürmüştür, bir katildir o... Üstelik cinayetlerin en korkuncunu işlemiş, altı yaşındaki öz oğluna kıymıştır. Juliette'le Lea yeniden akraba ve arkadaş olmayı öğrenirken, genç kadının yaşamındaki giz de yavaş yavaş açığa çıkacaktır. Aile içi gizlere ve dramlara dayanan filmler, son dönemde özellikle iki kaynaktan geliyor: Fransızlardan ve de bağımsız Amerikan sinemasından... Yakın zamanda gördüğümüz kimi bağımsız ABD yapımlarını düşündüren bu Fransız filmi, ilk kez sinemayı deneyen sükseli bir yazarın, Philippe Claudel'in elinden çıkma. Festivallerde gösterilmiş, ödüller almış, özelikle ülkesinde çok beğenilmiş bir yapım... Hikâye, bir yandan Dostoyevski'nin gerçek bir cinayeti nasıl bilebileceği veya yönetmen Eric Rohmer'in zamanımızın Racine'i olup olmadığı gibi 'entel' tartışmalara değinirken, öte yandan o küçük taşra kentinde bile varolan 'çok-renkli Fransa' görüntüsünü kullanıyor: Irak'taki cehennemden kaçmış Arap doktor ve ailesi, evlat edinilmiş Vietnamlı kızlar, lisedeki başörtülü kadınlar veya sorunlu Afrika göçmenleri gibi... Ama filmin asıl ilginç yanı, kuşkusuz ön plandaki ana karakterler ve onların dramı. İşlediği korkunç suçun acısı ve vicdan azabıyla hayatı kararmış ve her şeye yabancılaşmış bir ruhun, yeniden yaşamayı öğrenmesi.. Juliette'in dediği gibi "Bir çocuğu öldürmek, çıkışı olmayan bir hapishane gibidir." Ayrıca, parçalanmış bir ailenin yeniden kurulma çabası, karşısındakini anlama ve bağışlamanın önemi... Yönetmenin edebi kökenleri, bizlere konuşkan, incelikli, dantel gibi örülmüş bir insanlık durumu öyküsü sunuyor. Öte yandan, oyuncular da çok iyi seçilmiş ve yönetilmiş.
İngiliz Hasta'dan beri hayranlıkla izlediğim Kristin Scott Thomas olsun, yeni kuşağın başarılı aktrisi Elsa Zilberstein olsun, çok iyiler. Küçük Vietnamlı kızlardan yaşlı babaya, kocadan akıl hastanesindeki 'İngiliz anne'ye kadar herkes çok inandırıcı. Gerçek insan dramlarına ve psikolojik tahlillere dayalı öykülere ilgi duyanlar için çok güzel bir film. İsminin doğru çevirisinin ise 'Seni o kadar uzun zamandır seviyorum ki' olduğunu belirtmeliyim.
SENİ O KADAR ÇOK SEVDİM Kİ ***
(Il y a Longtemps Que Je t'Aime)
Yönetim ve senaryo: Philippe Claudel/ Görüntü: Jerome Almeras/ Müzik: Jean-Louis Aubert/
Oyuncular: Kristin Scott Thomas, Elsa Zylberstein, Serge Hazanavicius, Laurent Grevill, Frederic Pierrot, Jean-Claude Arnaud/ Fransız filmi.