3 Mart gecesine kadar yakınları dışında kimsenin tanımadığı, hakkında hiçbir fikrimizin olmadığı bir adamdı Süreyya Karabulut. Bir çöp konteynırında bulunan kızının, testereyle kesilmiş başının ve vücudunun ceset torbasına konuluşuna şahit olmuştu. Şoktaydı, içi yanmıştı, birkaç gün sonra, Bolu'da kızının mezarının başında ekranlara yansıyan görüntüsünde tek bir kelime etmemişti. Karlar altında gözyaşları içine içine akıyordu ama hâlâ şoktaydı. Sonra bir medya bombardımanının ortasında buldu kendini. Televizyonlarda ve gazetelerde küçük kızının, katil zanlısının boynuna sarılmış fotoğraflarını görünce ne hissediyordu, tahmin bile edemiyorduk. İçinde yaşadıklarını, aile olarak iç hesaplaşmalarını toplum bilmiyordu. Toplumun bildiği, biz medya mensuplarının yansıttığıydı. Ekranlara ve gazete sayfalarına taşıdığımız bu korkunç, bir o kadar da habercilik diliyle 'seksi' konuyu allayıp, pulluyorduk. Konu 'seksi'ydi çünkü, cinayetin işleniş biçimi filmlere konu olacak kadar dehşetliydi ki, bir uyanık film yapmaya bile kalktı. Çocuk zengindi, kız orta halli, çocuk yakışıklıydı, kız güzel... İnternetin geldiği nokta haberciler için bol malzeme olmasını da sağlıyordu. Elbette biz de üzülüyorduk, bu konuları haber yaparken, içimizden ya da yüksek sesle "Kahretsin," diyorduk ama bir yandan da işimizin heyecanı ve telaşı içindeydik. Süreyya Karabulut'u biz yayına çıkarmalı, biz konuşturmalıydık, cinayetin en ince ayrıntılarını biz ortaya koymalıydık. Bunun topluma ya da bu cinayetin çözümüne katkısı neydi çok da tartışmıyorduk. Biz işimizi yapıyorduk. Olayın çözülmesinin ve unutulmamasının tek yolunun medyadan geçtiği fikrini aşıladığımız baba, denileni yapıyordu, istenildiği zaman isteyenin karşısına oturup, acısını milyonların önünde yaşıyordu. Bu reyting ve tiraj getiriyordu ama etraftaki köpekbalıklarının da kan kokusunu almasını sağlıyordu. Öyle ki biri çıkıp, "Ben gazeteciyim," deyip Süreyya Karabulut adına kan parası pazarlığı bile yapmayı kendinde hak görmüştü. '3 milyon avro' helallik parası telaffuz edildiğinde Süreyya Karabulut deyim yerindeyse bir çuval inciri berbat etti.
Köşe yazarları da medyayı tartışıyor
Reha Muhtar (Vatan - 4.9.2009)
Süreyya Karabulut medyanın maymuna çevirdiği ne ilk ne de son örnek
"Cinayet işlediği söylenen erkek çocuk zengin, Münevver ve babası ise kıt kanaat geçinen, orta sınıf insanlardı. Televizyonlar, gazeteler için bulunmaz olay, her yapımcının, programcının peşinde koşturduğu babayı doğurdu. Süreyya Karabulut bir süre sonra, bu kadar medya ilgisini, bu kadar kamera fokuslanmasını, bu kadar önemsenmeyi, bu kadar kahraman olmayı kaldıramadı. Süreyya Bey, teşbihte hata olmaz, medyanın maymuna çevirdiği ne ilk ne son örnek. Kameralar, şimdi ne diyeceksiniz diye sormalar, kurbanı kendisine dünyanın en önemli adamıymış gibi hissettirmeler ve sonra bir paçavra gibi fırlatıp atmalar. Kimler geldi kimler geçti bu çarkın içinden. Çevre bir zamanlar kendisini önemli zannedip, kameralara sallayan vazgeçilmez şizofrenler ordusuyla dolu."
Yıldırım Türker (Radikal - 7.9.2009)
Mağduru taraf gösterip, katiliyle arasında hakemlik yapmaya zorluyorlar bizi
"Bu vahşi cinayetin bütün ayrıntılarıyla toplumu erotize etme memuriyetinden vazgeçmeyen medya, şimdi adamın akıl ve ruh sağlığıyla karakterinin sağlamlığını ölçümlüyor. Vardığı sonuç da içler acısı. Kızının kesik kafasının içine konduğu enstrüman kutusunu bin bir numarayla bulup fotoğrafını basmayı habercilik zanneden; adli tıbbın otopsi raporlarındaki sperm bulgusundan inanılmaz cümbüş hikâyeleri kurgulayıp okurunu keyiflendirmeye çalışan medyamız, elbette baba olmanın, onurlu bir baba olmanın, yas tutan bir baba olmanın yordamını da biliyor. Hem de gözümüze sokuyor. Mağduru bir taraf olarak gösterip katiliyle arasında hakemlik yapmaya zorluyorlar bir kez daha bizi."
Uğur Dündar (Star Haber Grup Başkanı)
Rekabet yüzünden bazen filtreler çalışmıyor
"Süreyya Karabulut'un son basın toplantısı artık psikiyatrik yardıma muhtaç bir hale geldiğini gösteriyordu. Özellikle kırmızıya boyanmış testere... Hemen belirtelim, biz bu cinayetle ilgili haberlerimizin hiçbirinde testere görüntüsüne yer vermedik. Toplumda, özellikle çocuklarda son derece olumsuz ruhsal gelişmelere sebebiyet verecek görüntülerin de yayınlanmamasına özen gösterdik. Orada belki de Süreyya Karabulut hiç hayal edilemeyen, hiç düşünülmeyen çok daha çılgınca bir eylem gerçekleştirebilirdi. Ben o durumda kendisini kontrol etme yetisini kaybetmiş, antidepresan ilaçlar alan, elleri zangır zangır titreyen, sözcük bulamayan, mantık halkaları kopuk konuşmalar yapan, acılı bir babanın canlı yayına çıkarılmasını son derece sakıncalı buldum. Bu tür yayınların son derece dikkatli ve sorumluluk gözetilerek yapılması gerekiyor. Televizyonculuğun çok önemli noktalarında daha mesleğin gramerini bile bilmeyen insanlar var. Yapılması gereken çok basit, evrensel meslek ilkeleri gözetilecek. Müthiş bir rekabet var, müthiş bir yarış var ve bu yarış içinde haberde öne geçme gayretleri zaman zaman filtrelerin çalışmasını engelliyor."
Erdoğan Aktaş (atv Haber Genel Yayın Yönetmeni)
Medya var ettikçe tükenme süreci de başlıyor
"O kadar vahim olaylar oluyor ki, sadece Türkiye'de değil, dünyada da. Gazetecinin görevi, doğası bunu haber olarak tüm doğru yanlarıyla okuyucu ya da izleyiciye ulaştırmak. Medya dediğimiz kavram bir bütün olarak aynı reflekslerle çalışan, aynı yerden yönetilen, aynı güdülere sahip insanlar değil ki. Olayın birtakım olmazsa olmazları var, bunlar da yansıtılmaya çalışılıyor. Hata yapılıyor mu, tabii ki yapılıyor. Bu konuda ehil olmayan insanlar birtakım şeyler yapıyor mu, elbette yapıyor. Ben medyayı aklamaya çalışmıyorum, eleştirilecek çok yanları var. Ama Türkiye'de öyle bir an geliyor ki, konu ne olursa olsun, konunun esas aktörleri unutuluyor, medya tartışılmaya başlanıyor. O zaman konunun özünden uzaklaşmaya başlıyoruz. Karabulut cinayetinde tabii ki medya tartışılmalı ama esas konudan uzaklaşıyoruz. Kürt sorununda da bu oluyor, demokratik açılım tartışmalarında da bu oluyor, Ermenistan meselesinde de böyle oluyor. Olay medya savaşlarına döndürülmeye çalışılıyor ve meselenin özünden gittikçe uzaklaşıyoruz. Karabulut vakasındaki durum tuhaf. Dinar depreminde görevliydim, sabaha kadar göçüğün altından bir anneyle çocuğun çıkarılmasını bekledik. Yakınları gözyaşları içinde izliyorlardı. Anne çıkarıldı, çocuk çıkarılamadı. Yayın bitti yakınları bize 'Hangi kanal, ne zaman yayınlanacak?' dedi. Dolayısıyla insanların televizyona çıkma kaygısı da saçma sapan sonuçlara yol açabiliyor. Medya var ettikçe tüketme süreci de başlamış demektir."
DÜNYA VE TÜRKİYE MEDYA TARİHİNİN TARTIŞILAN VAKALARI
JonBenet Ramsey cinayeti
1996 yılında işlenen cinayet hâlâ tartışılıyor. Dört yaşında güzellik kraliçesi seçilen JonBenet Ramsey, evinin bodrum katında ölü bulunmuştu. Önce gözyaşları içindeki aile canlı yayınlara alındı, gazetelere sayfa sayfa haber oldular. İş, bu noktadan sonra ekran karşısında bir mahkemeye dönüştü, öyle ki bazı yayınlarda anne ve baba suçlu bulundu, ekran karşısında adeta idam edildi. Üç yıl önce, 49 yaşındaki anne Pat Ramsey kanserden öldü; bir pedofil, katilin kendisi olduğunu söylerek ortaya çıktı ve ABD'de son yılların en esrarengiz cinayeti olma özelliğini koruyan minik Kraliçe JonBenet Ramsey'in öldürülmesi olayında annebabanın suçsuz olduğunu açıkladı. Kolorado'daki Boulder Savcısı Mary Lacy, DNA testlerinin JonBenet'in anne-babasını cinayetten akladığını söyledi ve "O dönemden bu yana Ramsey ailesinin yaşadığı sıkıntıyı ağırlaştırdığımız için savcılık bürosu adına özür dilerim," şeklinde konuştu.
Kumkapı cinayeti
Hafızası olmayan bir toplum olduğumuz için Gülten Kızılkaya ismi size uzak gelebilir. Kumkapı cinayeti diyerek küçük bir hatırlatma yapalım. Gülten Kızılkaya'nın eşi İsmail Kızılkaya, Kumkapı'da karıştığı bir kavgada Zeynep Uludağ isimli kadın tarafından bıçaklanarak öldürülmüştü. Medya, önce güzeller güzeli Zeynep'in masum olduğunu, cinayeti işlemiş olsa bile serbest bırakılması gerektiğini savundu. Hatta bir anlamda dava televizyonlarda görüldü, karar alındı. Olay bir cinayet davasından çıkıp kadın hakları davasına dönüşmüştü. Ama uzun bir süre bu konu konuşulduktan sonra medya için ilginç bir yanı kalmamaya başladı. İsmail Kızılkaya'nın eşi bu sırada fark edildi. Biri 10 diğeri 6 yaşında iki çocukla ortada kalan Gülten Kızılkaya medyanın yeni malzemesiydi. Hatta bir dergi o güne kadar mutaassıp olarak bilinen Gülten Kızılkaya'nın sayfa sayfa dekolteli fotoğraflarını yayımladı. Televizyonlardaki magazin programları Kızılkaya'yı eşinin katili olarak gördüğü Zeynep Uludağ ile buluşturdu. Olan ölene oldu.
Kayıp kız Madeleine McCann
1997'de ailesiyle çıktığı Portekiz tatili sırasında kaybolan üç yaşındaki İngiliz vatandaşı Madeleine McCann'in olayı sadece İngiliz değil dünya medyasının gündemindeydi. Gözü yaşlı anne-babayı defalarca ekranlara çıkaran ve gazete sayfalarında yer verenler, bir süre sonra küçük kızın anne ve babasından şüphelenir hale geldiler. İşlerin iyice çığrından çıktığı noktada görgü şahitlerinin verdiği bilgilerle robot resmi çizilen zanlının, Maddie'nin oteline yarım saatlik mesafedeki Taviro kasabasında yaşayan sabıkalı pedofili Raymond Hewlett olduğu ve olayın ardından ülkeyi terk ettiği belirlendi. Annebaba para toplamaktan, olayın failliğine kadar her çeşit suçlamayla karşı karşıya kaldı.