Geçen sabah telefonum çaldı. 'Doğal patronum' Şirin Sever, sanki onun kadrolu elemanıymışım gibi, en şirin sesiyle "Hem günaydın, hem gözün aydın" dedi. Günaydını anladık da, gözümüz neden aydın? Ya, kırk yılda bir iyi bir haber verecek ya da "Medrano Sirki geldi; ekibini topla, palyaço kılığına girip doğru röportaja" diyecek! İki tahminim de boşa çıktı. "Sonunda randevuyu alabildim" dedi. "Aferin" dedim. "Kiminle?" "Ajda ile..." "Çok sevindim, benden selam söyle." "Ne selamı canım, sen gidiyorsun röportaja!" Bir an elimdeki telefonun, bana merhamet dileyen gözlerle baktığını hissettim. Öyle sıkmışım ki garibanı; neredeyse suyu çıkacak. Derin bir nefes alıp parmaklarımı gevşettim. Telefon da rahatladı dolayısıyla... "Sevgili Şirin" dedim, sesimdeki tıslamaya engel olamaya çalışarak... "Benim elimde teyp, her an röportaja gitmek için beklediğimi sanmıyorsun herhalde." "Tabii değil İzzet ama bu Ajda. Hem de senin geleceğini söyleyince nasıl sevindi bilemezsin" dedi neşeyle... Telefonla birbirimize baktık. "Fırlatma beni duvara abi, sonum olur" türünde bakışlarına maruzum, uğursuz meretin. Sonra Şirin, son darbeyi vurdu: "Her yazının sonunda Ajda'yı dinledim, Ajda şöyle, Ajda böyle süper diye yazıyorsun ya; sevinirsin zannettim." Bu kadın milleti yok mu; nasıl da biliyor insanın duyarlı noktalarını! "Peki ne zaman?" diye mırıldanmışım, yelkenleri suya indirerek... "Bugün 3'te... Başka vakti yokmuş." Yani altı saat sonra! "Hayır" dedim, bağırarak! "Asla gitmeyeceğim. Kabul etmiyorum bu sefer!" Saat tam 3'te bizim Sarp ve Burak ile Ajda'nın Arnavutköy sırtlarındaki evinin zilini çalıyorduk doğal olarak... Ah, benim emrivakilere bile "Hayır" diyemeyen kahrolasıca yumuşak yüreğim! Bizimkiler, bu kadar kısa sürede böyle bir röportaja hazırlanamadıkları için panikte. Benimse umrumda değil. Çünkü bugün, içinde Ajda Pekkan olmayan bir Ajda söyleşisi yapmaya karar vermişim...