Aşk var olalı beri en çok sorulan ikinci soru (ilki "O da beni seviyor mu?"dur) "Neden bir başkasına değil de ona âşık oldum?"dur genelde. O aşkın ne kadar derin ve gerçek ya da yüzeysel ve geçici olduğu ise genelde bu soruya verilen cevapların derinliği ya da gerçekliğiyle paraleldir. Fransa'da listeleri alt üst eden
Aşkın Renkleri için işte kısaca bu soru ve cevaplar çerçevesinde ilerleyen bir roman diyebiliriz. Ancak onu sıradan bir aşk romanı sanmayın, çünkü ilk bakıştaki 'tatlı' görünümün ardında aslında düşündürücü bir derinliğe sahip, sade ve zarif bir öykü yatıyor. Tıpkı kahramanı Nathalie gibi kırılgan ve romantik görünümün ardında, gücünü sadelikten ve zarafetten alan, etkileyici bir yapısı var. Fransa'nın son dönem en parlak yazarlarından David Foenkinos, çok sayıda ödül toplayan ve 15 dile çevrilen romanında, bir aşk romanıyla peri masallarını, ofis dedikodularıyla entelektüelliği, trajediyle mizahı başarıyla bir araya getiriyor ve ortaya çikolata tatlılığında, baştan çıkarıcı bir öykü çıkıyor.
Aşkın Renkleri son derece klasik bir aşk öyküsü tadında açılışını yapıyor aslında: 'Ve kız ve erkek tanışır, sonsuza dek mutlu yaşarlar!' Bu başlangıç öykünün peri masalı kısmını da oluşturuyor esasında. Yolda yürürken tesadüfen karşılaşıp, ilk görüşte âşık olan Nathalie ve François, o andan sonra hiç ayrılmayıp, seneler boyunca mutluluklarının bir an dahi bozulmadığı bir evliliğe adım atıyorlar. Çift öylesine kusursuz bir mutluluk yaşıyorlar ki neredeyse sinir bozucu bir hale dönüşüyorlar. Ancak her açıdan kusursuz (kadın hem çok güzel, hem çok başarılı, hem çok zarif, hem çok entelektüel; erkek hem çok yakışıklı, hem çok başarılı, hem çok espritüel, üstelik de çok âşıklar!) bu çiftin 'peri masalı', bir pazar sabahı koşuya çıkan François'nın bir trafik kazasıyla aniden ölmesiyle, bir anda trajediye dönüşüyor.
NATHALIE, FRANÇOIS VE MARKUS ÜÇLÜSÜ
O ana dek iki kişilik aşklarının kozasında yaşayan Nathalie, bu ani felaketin ardından hayata yavaş yavaş dönme gücünü yalnızca kendisini tamamen işine adamakta buluyor ve işinin dışında dış dünyaya karşı kendini yüksek duvarların içine hapsediyor. Öte yandan onu daha işe almadan önce CV'sindeki fotoğrafını görür görmez ona âşık olan patronu Charles ise evliliğinin mutlu günlerinden başlayarak onu sabırla beklemeye başlıyor. "Tabii ki kolayca farklı anlamlara çekilebilecek sözler etmekten de kaçınmıyordu. Nathalie'nin dışında her kadın bu imaları anlardı, ama o tekeşliliğin, pardon, aşkın garip sarhoşluğu içindeydi. Bütün diğer erkekleri ve aynı zamanda her türlü nesnel baştan çıkarma girişimlerini ortadan kaldıran bir aşkın sarhoşluğu içindeydi. Bu durum Charles'ı eğlendiriyordu ve Charles, François'yı bir efsane olarak görüyordu. Nathalie'nin baştan çıkarılmaya asla açık kapı bırakmayan tavrı belki de ona bir meydan okuma gibi geliyordu. Günün birinde muhakkak aralarında, çok az da olsa, karmaşık bir şeylerin doğmasını sağlayacaktı." Ancak Nathalie'ye umutsuzca âşık olan Charles, François'nın ölümünün ardından atağa geçmek için çok da fazla beklemiyor. Genç kadının kısa bir yas döneminin ardından ofise dönmesinden bir süre sonra onu terfi ettiriyor ve bu terfiyi kutlamak bahanesiyle de onu yemeğe davet ediyor. Patronunun kendisine olan ilgisinin farkında olan ancak bundan hiç de memnun olmayan Nathalie, mecburen bu teklifi kabul ediyor. Ancak o gece yemekte yaşananlar aracılığıyla yazar bize bir aşkın doğması için en önemli iki kuralın zarafeti kaybetmemek ve doğru zamanlama olduğunun altını adeta kalın çizgilerle çiziyor, şu kısacak sahnede: "Charles'ın François'nın adını telaffuz etmesi, akşam yemeğini hemencecik, incelikten yoksun bir şekilde ilkel bir zemine çekmeye çalışması Nathalie'yi afallatmıştı. Nathalie en sonunda kalkmak istediğini söyledi. Charles fazla ileri gittiğini, açıklamalarıyla yemeği berbat ettiğini çok iyi hissediyordu. Nasıl olmuştu da zamanlama konusunda böyle bir yanlış yapmıştı? Nathalie henüz hazır değildi. Yavaş yavaş, aşama aşama ilerlemesi gerekirdi. Halbuki o deli gibi, tüm gücüyle fırlamış, iki dakikada bilmem kaç arzu yılını telafi etmeye kalkışmıştı." O gecenin ardından aralarında bir mesafe gelişse de sabırla bekleyişini sürdüren Charles'ı aklından bile geçirmeyen Nathalie, işine daha da fazla sarılıyor. Ancak yazarın da sık sık altını çizdiği gibi Nathalie, aynı zamanda tam bir dişidir. Her ne kadar büyük acısıyla içgüdülerini derinlerine saklamışsa da kendi de bunun her zaman farkındadır... "Nathalie, hiçbir zaman cinselliği kafasından tamamıyla silmiş değildi. Dişiliğini de hiçbir zaman unutmamıştı, hatta ölmek istediği anlarda bile." İşte o anlardan birinde, kendisini farkında bile olmadan içgüdülerine kaptırmış bir şekilde ofisteki odasında dolaşırken, içeriye giren meslektaşı Markus'ye doğru yürüyor ve bir anda onu dudaklarından öpüveriyor. O andan itibaren de hikayenin gidişatı değişiyor. Ve karşımıza hikayenin de üstüne kurulduğu bir başka önerme çıkıyor; "Yanlış zamanda karşılaşılan mükemmel insanlar vardır. Bir de doğru zamanda karşılaştığınız için mükemmel olan insanlar..."
KAÇAN KOVALANIR
Markus, alışılagelmiş mükemmel özelliklere sahip 'aşk romanı' kahramanlarından biri değil. Son derece sıradan hatta itici ve çirkin görünümlü, özel bir başarısı ya da üstünlüğü olmayan bir karakter. Ancak o tuhaf öpücüğün ardından aynı zamanda müdürü de olan 'mükemmel' Nathalie'ye âşık olan Markus, aşkın verdiği güçle değişmeye ve Nathalie'ye yakınlaşmaya başlıyor. Ne yaptığını bile unutmuş olan Nathalie ise yalnızca içgüdüleriyle hareket eden, bu silik görünüşlü adamın tuhaf davranışlarından, zarafetinden, onu dinliyor olmasından, güçlü mizah duygusundan ve iyi kalbinden etkilenmeye başlıyor. Markus ise tam Nathalie'nin ilgisini çeker gibi olduğu zaman, farkında olmadan attığı doğru adımla, Nathalie'ye bu ilişkinin imkansız olduğunu söyleyip, ondan kaçıyor. Ve işte bu beklenmedik hareketiyle de Nathalie'yi uyandırmayı başarıyor. Eh, her zaman kaçan kovalanır! Ve böylece 'mükemmel erkek' Charles'ın yapamadığını, sıradan Markus aşktaki iki önemli kuralı uygulayarak içgüdüsel olarak başarıyor; doğru zamanlama ve zarafetle yaklaşmak... O andan sonra da hikayenin mizah yönü iyice yükselmeye başlıyor. Nathalie ve Markus'nün bu beklenmedik ve 'akıl almaz' ilişkisinin ilerleyişine tanık olan ofis çalışanları bitmez tükenmez bir dedikodu çarkı başlatıyorlar. Bu süreçte sırf en çekici kadını elde ettiği için düne kadar en siliğin de siliği olan bir adamın bir anda kendisine bahşedilen sıra dışı özelliklerle toplum içinde nasıl da bir anda yepyeni ve parlak bir statüye yükseldiğini de görüyoruz. Bir peri masalı daha gerçek oluyor, kurbağa prens, prenses tarafından öpüldüğü anda yakışıklı prense dönüşüyor veya bir başka açıdan bakarsak uyuyan güzel derin uykusundan prensin öpücüğüyle uyanıveriyor! Öte yandan olayların gidişatından hiç memnun olmayan ve sessizce kendi sırasının gelmesini bekleyen Charles, patronluğun verdiği güçle Markus'ü şirketin İsveç'teki merkezine tayin etmeye karar veriyor.
DOĞRU ZAMANLAMA VE ZARAFET
Aşkın Renkleri, her yanıyla göz alıcı, son derece eğlenceli ve bir o kadar da aşkın felsefesine dair derinlik sahibi sıra dışı bir roman. İlk başta sorduğumuz soruya dönersek, "Peki neden o kişiye âşık oluruz?" Doğru zamanlama ve zarafet önemli elbette ama bu sorunun belli bir cevabı yok!