Çok satan romanların yazarı Canan Tan, hemen her romanında değişik bir konuyu mercek altına almasıyla da tanınır. Yalnızca aşkı değil, esasında yaşama dair farklı gönül yaralarını, dramları anlatır. Bu bazen organ bağışı üstüne bir roman olabileceği gibi, eroin bağımlılığına dair toplumsal bir dram da olabilir. Tan, son romanı
Issız Erkekler Korosu'nda ise bu kez merceğinin altına erkek ruhunun kırılganlıklarını alıyor. Üstelik bunu yaparken de daha önce çeşitli roman ve öykülerinden aşina olduğumuz erkek karakterlerin öykülerinden yola çıkıyor. Bu romandaki tüm ana karakterler erkeklerden oluşuyor, kadınlar ise ancak onların öykülerindeki yan karakterlerden oluşuyor.
Issız Erkekler Korosu'nun öyküsü, bir erkek tarafından işletilen ve tüm müşterileri yalnızca erkeklerden oluşan bir pansiyonda geçiyor. Ademoğlu Pansiyon'un sahibi ve işletmecisi olan Recep, 'ezilen, çeşitli nedenlerle mağdur olmuş kadınlar için sığınma evleri var da, mağdur erkeklerin başlarını sokacakları bir çatı altı neden yok?' fikrinden yola çıkarak açmıştır pansiyonunu. Ve açıldığından beridir de Ademoğlu Pansiyon'un tek bir kadın müşterisi, tek bir kadın çalışanı olmamıştır. Recep, pansiyonunu açtığından beri ilginç bir şekilde 'ezilen erkek yoktur yeryüzünde' genel kanısını yalanlayan pek çok örnekle karşılaşmıştır. "Yıkılması güç, belli kalıplar vardı. Erkekler ağlamaz ağlatır, erkekler üşümez, üşüyen kadına ceketini verir, erkekler acı çekmez acı çektirirdi. Etten kemikten yapılmışlardı onlar da kadınlar gibi, ama duygu yoksunu yaratıklardı her biri. Oysa Recep, Ademoğlu Pansiyon'u açtıktan sonraki şu birkaç yıl içinde bu görüşlerin aksini ispatlayan öyle çok örnek yaşamıştı ki... Hayalleri tükenmiş nice erkeğin, ayazda kalmış, kolu kanadı kırık kuşlar gibi tiril tiril titreyerek üşüdüğüne, hayattan beklentisi kalmayanların umutsuzluk içinde kıvrandıklarına, kendilerini terk edilmiş, yalnız ve ıssız hissettiklerinde çok, ama pek çok acı çektiklerine tanık olmuştu." Garip bir rastlantıyla (daha sonra bunun pek de öyle rastlantı olmayacağını öğreneceğizdir) pansiyona konuk olanların çoğunu da dertli erkekler oluşturur. Recep ise daha ilk günden görev edinmiştir, her biriyle ayrı ayrı ilgilenmeyi, anlatmak isteyenlerin hikayelerini dinlemeyi...
TANIDIK KAHRAMANLAR
Issız Erkekler Korosu tek bir günde geçiyor. Recep'in akşam misafirleri için düzenleyeceği fasıl gecesinin hazırlıklarıyla başlayan hikaye, pansiyondaki konukları tanımamızla ilerliyor. Öncelikle gecenin baş kahramanı olan Vecihi Bey ve onun hikayesiyle tanışıyoruz. Pansiyonun dört yılık müşterisi olan Vecihi Bey, bir ud sanatçısı ve bestekardır. Dört yıldır zaman zaman gelip Ademoğlu Pansiyon'da kalan Vecihi Bey, Recep'le dertleşmeyi de sever. Tesadüfen gerçekleştirdikleri bahçedeki ilk fasıl gecesi artık gelenekselleşmiştir. Akşam için son hazırlıklarını yaparken, bir yandan da pansiyondaki konuk sayısının azlığı nedeniyle endişelenmektedir Recep. Ancak o gün çok sayıda yeni müşteri giriş yapar. Bunların ilki gizemli ve dağınık görünümlü bir genç olan Yusuf'tur. Onun ardından orta yaşlarında, iyi görünümlü bir beyefendi olan Haşim gelir. Bir sonraki misafir ise düzgün giyimli, efendi bir yaşlı beyefendidir, ancak yüzü gözü pek de kapatmayı başaramadığı yara berelerle kaplıdır. Son gelen misafir ise yorgun, ciddi ve karanlık görünümlü Vedat'tır. Recep, tüm yeni konuklarını ısrarla akşamki fasıla davet etse de hiçbirini ilk seferde razı etmeyi başaramaz. Bu erkeklerin her biri de kendi dünyalarına çekilmiş, çeşitli dertlerle boğuşuyor görünmektedirler. Ancak akşam olunca, Recep'in tatlı diline hiçbiri karşı gelemez ve onu bile şaşırtacak bir biçimde yemeğe katılırlar. Üstelik gece boyunca fasıla da bizzat katılacak, kimi zaman dinleyip kimi zaman eşlik edecek ve her biri çalınan şarkılar aracılığıyla kendi hikayelerine, geçmişte kalan sevdalarına, gönül kırıklıklarına ve dertlerine dalacaklardır. Müzik sayesinde kalplerinin dili çözülen bu kırgın erkeklerin hikayelerini dinledikten sonra başarılı gecenin sonu gelir. Ancak bizi bekleyen bir sürpriz vardır. Recep'in gizli hikayesi hem diğerlerininkini ezer geçer hem de hikayeye bambaşka bir boyut katar. Yazının başında Canan Tan'ın romanının kahramanlarını önceki eserlerinden kimi tanıdık karakterlerden oluşturduğunu söylemiştim. Dikkatli okuyucuların gözünden kaçmayacağı gibi, bu hikayede karşımıza çıkan Haşim,
Piraye romanındaki Piraye'nin kocasından; Murat,
Yüreğim Seni Çok Sevdi'deki İstanbul-Bursa-Amerika arasında geçen unutulmaz bir aşkın baş kahramanından; Vedat ise
Çikolata Kaplı Hüzünler adlı öykü kitabında yer alan Eylemci adlı öykünün eski militanından başkası değil. Tan, bu tanıdık kahramanların öykülerini bir kez daha anımsatıp, olaylara bir kez de onların 'kalbinden' bakmamızı sağlamakla kalmıyor, yanlarına eklediği yeni erkek karakterlerle hikayelerini daha da zenginleştiriyor. Canan Tan, erkek kalbinin gizemlerini birer birer aralarken, ruhlarını da titiz bir şekilde analiz ediyor. Bir kadının gözüyle erkek ruhunu hiç olmadığı kadar soymayı ve hassas noktalarını teşhis etmeyi başarıyor.
Klasik Türk Müziği şarkılarının sözleri
Kitabın dikkat çekici yanlarından biri ise fasıl gecesinde söylenen ve aşinası olduğumuz pek çok güzel Klasik Türk Müziği şarkısının sözlerine de yer veriyor olması... Bu şarkılar aracılığıyla yalnızca öykünün kahramanları değil, okuru da kendi kalbinin sesini dinlemeye başlıyor. Ama her şeyden önce yalnızlığa ve kaybedilen sevgilere dair bir öykü bu... Yalnızlık, kalp kırgınlıkları, yitip giden sevdalar, dostluk ve müzik üstüne bu güzel romanın anlatmak istedikleri ise kitabın başında yer alan Özdemir Asaf alıntısında saklı; "...yalnızlık müziğin bile seni dinlemesidir..."