Gözüm soğuk ve kasvetli topraklara daldı. İçimde birkaç dakika içinde öleceğimiz korkusu vardı. Kasım ayının 10'uydu. Afgan gazeteci Tahir Luddin ile şoför Esad Mangal, beni Ebu Tayyip isimli Taliban komutanıyla görüşmeye götürüyordu. Komutan görüşme için bizi Kabil dışına davet etmişti. Komutanla, Afganistan ve Pakistan hakkında yazmaya başladığım kitabım için görüşecektik. Ön koltuktaki silahlı adama ne kadar baksam o kadar endişelendiğimi fark ettim. Yüzü hislerini belli etmiyordu. Aklıma eşim ve ailem düştükçe utanca kapılıyordum. Ve yine fark ettim ki, birkaç saat önce
bana çok önemli görünen söyleşi, şimdi saçma ve boş geliyordu. Sonunda dar ve derin bir dağ geçidinin ağzına yapılmış basit bir toprak eve ulaştık. Beni, bir çeşit hücreye benzer dar bir odaya attılar. Birkaç dakika sonra kapı yine açıldı. Nöbetçiler bu kez Tahir ve Esad'ı içeriye itti. Birbirimizi bakışlarımızla teselli ettik. 20 dakika kadar sonra, nöbetçilerden biri kapıyı açarak eliyle koridora doğru yürümemizi işaret etti. "Ateş yok! Ateş Yok!" diye de uyardı. İşte o zaman ilk kez, hayatımızın bağışlanabileciğini hissettim. Nöbetçi, bizi oturma odasına götürdü. Oda, vişne çürüğü renginde halılar ve kırmızı
yastıklarla döşeliydi. Geleneksel Afgan sarığı 'patu'nun yüzüne kadar indiği tıknaz birinin karşısına geçtim, oturdum. "Ben bir Taliban komutanıyım. İsmim, Molla Atikulllah" dedi karşımdaki. İşte, beni ve iki Afgan arkadaşımı tam 7 ay 10 gün boyunca rehin tutanlar, Atikullah'ın adamlarıydı. Afganistan'da bir hafta kaldık. Ardından bizi El Kaide lideri Usame Bin Ladin'in saklandığı söylenen Pakistan'daki aşiret bölgelerine yolladılar. Atikullah, Taliban'ın en aşırı kollarından birinin lideri Siraceddin Hakkani'ye bağlıydı. Hakkaniler ve müttefikleri, bizleri kontrolleri altındaki Kuzey ve Güney Veziristan'da rehin tuttu. Rehin alındığımız süre zarfında, bizi tutanlara gazeteci olduğumuzu, hikâyeyi bir de Taliban'ın kendisinden dinlemeye geldiğimizi söyledik. Taliban'a yeni evlendiğimi, Tahir ve Esad'ın da toplam dokuz çocukları bulunduğunu belirttim. Ağladım. Bunun onları merhamete getireceğini umdum. Ardından da bizi bırakmaları için yalvardım. Ama ne yaptıysam işe yaramadı. Rehin olarak geçirdiğim aylar boyunca, şu basit kanıya ulaştım: Yedi yıldır bu bölgeyle ilgili haberler yapıyorum. Yine de bir kesim Taliban'ın ne kadar aşırıya kaydığını tam olarak kavrayamamıştım. Hakkani'nin destekçileriyle iç içe yaşayınca, Taliban'ın aşırı kanatlarının engin bir ihtirası olduğunu gördüm. Aşiret bölgelerinde yabancı militanlarla temasa geçmek, genç Taliban savaşçılarını derinden etkilemişti. Genç savaşçılar, El Kaide ile birlikte radikal bir İslami Emirlik oluşturmak istiyordu. El Kaide, bu emirliği daha sonra İslam dünyasına yayacaktı. Pakistan'ın, Taliban'ın bu bölgedeki birçok faaliyetine göz yumduğunu biliyordum. Fakat bütün bunları bilmeme rağmen, bizzat görünce yine de hayrete düşmekten kendimi alamadım: Kendine dokunulmaz bir alan bulan mini bir Taliban devleti göz göre göre serpiliyordu. Şimdi, tutsaklık hikâyemizin başladığı yerden sonra olayların nasıl geliştiğine bakalım. 9 Kasım Pazar günü Tahir ile buluşmak için Helmand'dan Kabil'e hareket ettim. İngiltere'deki The Times gazetesi için çalışmış olan Tahir, Taliban komutanlarıyla mülakat ayarlayabilecek biri olarak biliniyordu. Taliban liderlerinden Ebu Tayyip ile yapacağım görüşmeden önceki gece çok az uyudum. Görüşmeye gitmeden arkamda iki not bıraktım. Birini, New York Times'ın Kabil büro şefi Carlotta Gall'e verdim. Bu notta, görüşmeyi yapacağım yerin adresi vardı. Bir de öğleden sonra dönmememiz halinde hemen ABD elçiliğini aramasını istedim. Diğeriyse, bir şeylerin ters gitmesi halinde eşim Kristen'e verilmek üzere yazdığım nottu. Sabah, Tahir ve Esad'la buluştuk. Esad'ı Tahir tutmuştu. Bize hem şoförlük hem de rehberlik yapacaktı. Arabaya bindikten sonra, cebimden Carlotta'a Ebu Tayyip'in telefon numarasını mesajla gönderdim. Ona, benden bir haber alamaması durumunda Ebu Tayyip'i aramasını salık verdim. Yolda bir şeylerin ters gitmesi durumunda, Ebu Tayyip ve adamlarının bizi kurtaracaklarını umuyordum. Çünkü Afganistan geleneklerine göre, eğer birinin misafiri tehdit edilirse, ev sahibinin en önemli görevi bu misafiri korumak ve saklamaktır. Buluşma noktasına vardığımızda, Ebu Tayyip'in adamlarından kimseyi göremedik. Bizi buluşma noktasına kadar getiren Tahir, Ebu Tayyip'i aradı. Bir süre sonra, iki adam arabamıza doğru koşmaya başladı. Yerel Peştuca dilinde bağırarak emirler yağdırıyorlardı. Silahlı adamlar, yanımıza vara varmaz hemen arabanın ön kapılarını açarak Tahir ve Esad'a arkaya geçmelerini söyledi. Araba hızlanırken, Tahir Peştuca dilinde adamalara seslendi. Şoförün yanında oturan silahlı adam bağırarak bazı emirler yağdırdı. Bunun üzerine Tahir bana dönerek, "Senin uyruğunu bilmek istiyorlar" dedi. Bunu duyunca birden duraksadım. Çünkü Amerikalı olmak bir felaketti. Ama hemen andından, yalan söylemenin daha da kötü bir felakete yol açabileceğini düşündüm. Eğer daha sonra Amerikalı olduğumu öğrenirlerse, o zaman beni anında casus ilan edilebilirlerdi. Tahir'e, "Onlara doğruyu söyle. Amerikalı olduğumu söyle" dedim. Tahir, cevabımı iletince iri yapılı şoförün gözlerinin içi sevinçle parladı. Yumruğunu havaya kaldırıp Peştuca karşılık verdi. Tahir, şoförün söylediklerini bana şöyle tercüme etti: "Obama'ya kanlı bir mesaj vermeye hazırlandıklarını söylüyor." Bu arada, beni o gün rehin alan Atikullah ile daha sonra yüz yüze geldim. Ancak yine de hangi Taliban' grubunun bizi kaçırdığını hala çözebilmiş değildim. Tahir, Logar Eyaleti'ne davet edildiğimizi ve Taliban komutanı Ebu Tayyip ile söyleşi yapacağımızı açıkladı. Ben de, 2002 ila 2005 yılları arasında New York Times'ın Güney Asya muhabiri olarak çalıştığımı söyledim. Bosna savaşı sırasında yazdığım makaleleri anlattım. Müslümanlara yönelik katliamları ortaya çıkardığım için Ortodoks Hıristiyan Sırpların beni tutukladıklarından bahsettim. Atikullah, kılını bile kıpırdatmadı. Bir Taliban sözcüsü ya da Ebu Tayyip'e telefon etme talebimize izin vermedi. "Şimdi, kaderimize kendisinin hükmettiğini" söyledi. Güneş battıktan birkaç saat sonra, aceleyle küçük bir kamyonetin kasasına tıkıldık. Şoför koltuğunda oturan ve yüzünü hala bir örtüyle kapatan Atikullah, "Sizin güvenliğiniz için gitmeliyiz" dedi. Arabadaki bir saat boyunca Atikullah, bizi korumak için elinden ne gelirse yapacağına dair söz verdi. Ben ve diğer tutsaklar ona "milyonlar" vaat ettik. Sonraki dört gün boyunca, başka bir evde tutulduk. Bir gün Atikullah, dağların arasından yürümemiz gerektiğini söyledi. Tam 11 saat yürüdük. Pakistan'a değil, Afganistan'ın güneyine doğru gittiğimizi ve kendime hayatta kalacağımızı söylüyordum.
İSLAM EMİRLİĞİ
Amerikalılara Yer Yok
Ancak 18 Kasım'da umduğumun tersine Pakistan'ın aşiret bölgelerine vardık. İzole bir kuşak şeklindeki bu bölge, Taliban'ın kontrolündeki topraklardı. Artık, 2001'deki Amerikan liderliğindeki işgalden önce Afganistan'da var olan radikal "İslam Emirliği"ndeydik. Binlerce Afgan, Pakistanlı ve Amerikalının hayatı ile milyarlarca dolarlık Amerikan yardımları; bu İslam Emirliği'ni yok edememiş, onu sadece birkaç kilometre doğuya gitmeye zorlamıştı. Buraya düşen tutsaklara acırdım. Burası tartışmasız, Amerikalı bir rehine için dünya üzerindeki en kötü yerdi. ABD hükümetinin burada hemen hemen hiç etkisi yoktu ve ABD'nin her şeyiyle hor görüldüğü bir bölgeydi. Pakistan'daki ilk evimiz Kuzey Veziristan'ın başkenti Miram Şah'taydı. İki büyük yatak odası küçük bir bahçeye bakıyordu. Hatta bir tanesinin tuvaletten ayrı, duş almak için küçük bir banyosu bile vardı. Bütün gün, birçok Pakistanlı militan sadece bize bakmak için eve geldi. Aralarından biri, kendini yerel Taliban komutanı olarak tanıtan Bedreddin'di. Bedreddin, Hakkani adlı grubu yöneten Seraceddin Hakkani'nin kardeşiydi. Bu grup, bölgedeki en güçlü Taliban fraksiyonuydu. Miram Şah ise grubun kalelerindendi. 30 yaşlarının başında görünen Bedreddin, medyaya dağıtmak üzere bizim bir video kaydımızı çekmeye hazırlandığını söyledi. Bedreddin'e Atikullah ile Tahir'le beraber yalnız görüşmek istediğimi söyledim. Atikullah'a, bu videoyu yapmamız gerektiğini belirttim. Ona, "ABD ve Afgan hükümetleri mahkûm değişiminin kamuoyu önünde yapılmasındansa gizli olmasını tercih ederler" dedim. Ve Kabil'de bulunan Afgan yönetiminin denetimindeki Pul-i Çarhi hapishanesinden mahkûmları daha kolay dışarı çıkarabileceklerini söyledim. Ancak, Taliban'ın eğer elindeki Amerikalı mahkûmlar karşılığında ABD denetimindeki Guantanamo üssü ile Afganistan'daki Bargam hava üssünden mahkûm istemesi durumunda, bunda asla başarılı olamayacaklarını da vurguladım. O kadar değerli olmadığımı ve bu yüzden bir uzlaşmaya varmamız gerektiğini söyledim. Ayrıca, ailemin beni videoda görüp acı çekmesini de istemiyordum. Sürprizim karşısında heyecanlanan Atikullah ile uzlaştık. Atikullah, "Ben ortada buluşmayı ve uzlaşmayı seven bir insanım" dedi. Atikullah ardından, sağ olduğumuzu bilsinler diye Tahir, Esad ve bana ailelerimizi aramamıza izin verileceğini söyledi ve fidye için hemen bir sonuca ulaşmak istediklerini vurguladı. Yüzünü hala örtüyle saklamaya devam ediyordu. Tanınmak istememesini ben, bizi bırakmayı planladığına yoruyordum. Dokuz gün sonra ilk kez eşimle konuştum. Panik ve gözyaşı bekliyordum, fakat o sağlam durdu. "Her şey iyi olacak" sözleri aylarca zihnimde asılı kaldı. Eşimin soğukkanlılığı bana dayanma gücü verdi. Telefon görüşmelerinden sonra bizi yeni bir eve götürdüler. Evin şartlarının iyi olması beni şaşırtmıştı. Elektrik vardı ve banyo için sıcak su akıyordu. Atikullah, Afganistan'a gideceğini ancak iki adamının kalıp bizi koruyacağını söyledi. "Yedi ila on gün içinde" döneceğine söz verdi. Bu hafta, bize yardım edilmesiyle geçti. Bize kısa dalga bir radyo ile 'çeçka' denilen bir oyun takımı verildi. Hayretler içindeydim. Nöbetçiler bazen bana Pakistan'da İngilizce yayınlanan gazeteleri bile getiriyorlardı. Ben, bizi döveceklerini umarken onlar şimdi bazı ihtiyaçlarımızı karşılamaya çalışıyorlardı. Fakat iyimserliğe yol açan nedenler, acı gerçeklerin altında kaldı. Sonraki birkaç gece, ABD ve İsrail nefretiyle dolu Hakkani komutanları bizi ziyaret etmeye başladılar. Bizim yedi ay on günlük tutsaklığımız boyunca süren bu ziyaret dalgasında, ABD ve İsrail'e yönelik sert eleştiriler dile getiriliyordu. Bize, hava bombardımanları sırasında Afganistan, Irak ve Filistin'de çok sayıda masum sivilin öldürüldüğünü söylüyorlardı. Bu ülkelerdeki mahkûmların fiziksel olarak işkence gördüklerini cinsel olarak da aşağılandıklarını vurguluyor ve Küba ile Afganistan'daki üslerde çok sayıda insanın yedi yıldır hiçbir suçlama yapılmadan tutulduğunu dile getiriyorlardı. Biliyorum, Amerikalılar bu anlatılanları azınlığın yaptığı hatalar olarak görüyor. Ancak beni rehin alanlar için bu anlatılanlar, ABD'nin uluslar arası hukuku hiçe sayan ikiyüzlü bir güç olduğunun kanıtıydı. Onlara masum bir sivil olduğumu ve bırakılmam gerektiğini söylediğimde, bana ABD'nin gizli cezaevlerinde yıllardır tuttuğu Müslümanlara işkence yaptığını söyleyerek yanıt verdiler. Taliban komutanlarından bazıları kendilerinin de bu yerlerde kaldıklarını ve ailelerinin kendilerinden hiçbir şekilde haber alamadıklarını söylediler. Bana yanıtları, "Sana niçin farklı bir muamelede bulunalım ki?" oldu. ABD'ye yönelik nefretleri sınırsızdı. On gün geçmişti. Ancak Atikullah söz verdiği halde dönmemişti. Onun yerini Bedreddin almış görünüyordu. Bedreddin bizi daha küçük ve biraz da kirli başka bir eve götürdü. Yürümemize izin verilen alan bir kaldırım genişliğindeydi ve etrafında da yüksek duvarlar vardı. Yemekler temiz değildi. Hastalandım. Serbest bırakılmamız konusundaki umutlar giderek azalıyordu. Ayrılmadan önce Bedreddin, Taliban'ın beni öldürmeyeceğini söyledi. Bana, "Sen altın yumurtlayan bir tavuksun" dedi. Noel'den birkaç gün önce Atikullah sonunda geldi ve Afganistan'dan harika haberler getirdiğini kaydetti. "Sizi serbest bırakmak için buradayız" dedi. Yüzünde artık örtü de yoktu. Yüzünü ilk kez o zaman gördüm. Önce sevinçten havalara uçtum. Atikullah'a güvenim boşa çıkmamıştı. Atikullah ılımlı ve makul bir Taliban lideriydi ve bizi serbest bırakmaya azimli görünüyordu. Fakat o gece konuşmalar tehdide dönüşmeye başladı. Atikullah, sabahleyin ABD askerlerinin görüşmeye gittiğimiz Ebu Tayyip'i yakalamak için bir operasyon başlatacağını söyledi. Şok oldum. Atikullah'a askeri operasyon hakkında hiçbir bilgim olmadığını söyledim. Cevabı, Afganistan'daki New York Times'ın diğer çalışanları gibi benim de bir Amerikan casusu olduğumu söylemek oldu. Artık bırakılmamızı konuşmak gülünç kaçıyordu. Ertesi sabah, Atikullah yine de bir anlaşma olduğunu söyledi. Konuşmasının bir yerinde birkaç gün içinde takas edileceğimizden bahsetti. Benimle eğlenerek, "Ne zaman ABD'ye uçacağımı ve havaalanında kaç tane televizyon kamerası olacağını" sordu. Eşimi gördüğümde ona ne söyleyeceğimi de sordu. Bu noktada, söylediği her şeyden şüphelenmeye başladım. O zaman kavradım ki, ta en başından bize yalan söylüyormuş. Tahir ve Esad bana Atikullah'ın, görüşmeye gittiğimiz Ebu Tayyip'in kendisi olduğunu söylediler. Bunu kaçırıldığımız günden beri bildiklerini ancak bunu bana söylemeye cesaret edemediklerini dile getirdiler. Ebu Tayyip, gerçek kimliğini açıklamaları halinde ikisinin de başını keseceğine yemin etmiş. Ebu Tayyip, bizi söyleşi yapmaya davet edip sonra bize ihanet etmiş şimdi de kendini Atikullah adlı bir Taliban komutanı olarak gösteriyordu. Umutsuzdum. Ve şu kesin sonuca vardım: Taliban içinde bizi kurtaracak kimse yoktu.
HAKKANİ REALİTESİ
Kalpleri ve Zihinleri Kazanmak
Benim tutsaklığım, Hakkanilerin aşiret bölgelerinde Pakistan devletinin gayrı resmi desteğiyle mini bir Taliban devleti kurdukları yönündeki şüpheleri teyit etti. Hakkaniler, kontrol ettikleri bölgelerde kendilerini o kadar güvende hissediyorlardı ki, çok değerli olduğunu düşündükleri benim gibi bir rehineyi, bir video kaydı için güpegündüz üç saatlik bir yolculuğa çıkardılar. Kış boyunca Hakkanilerin yarattığı gerçekliği anlama olanağı buldum. Beni tutsak alanlar Batı'yı sivilleri öldürdüğü için lanetliyordu. Ancak Müslümanların da hayatını kaybettiği ve Taliban tarafından organize edilen intihar saldırılarını kutluyorlardı. Misyonerleri sert bir şekilde kınıyorlardı ancak bana dinimi değiştirmem için baskı uyguluyorlardı. ABD'nin masum Müslümanları hapsettiğinden şikâyet edenler, bizi tutsak olarak tutmaya devam ediyordu. Fakat komutanların olmadığı günlerde nöbetçiler bize insani yönlerini gösteriyordu. Böyle zamanlar bize umut veriyordu. Tahir, Esad ve ben, Uluslararası Kızıl Haç aracılığıyla ailelerimizden bizi rahatlatan mektuplar alıyorduk. Ama üç ay boyunca eşim Kristen ile konuşamamıştım. Sonunda, 16 Şubat'ta, Ebu Tayyip beni ıssız bir yere götürdü ve bana eşimi aramama izin verdi. Taliban bana, eşime onların telefon numaralarını vermemi ve onun kendilerini aramasını istemişti. Benim karşılığımda 7 milyon dolar istiyorlardı. Ancak çok ucuz olan telefon ücretini bile ödemiyorlardı. Eşime, verdikleri talimat üzerine, "Bu benim son konuşmam. Bu bizim son şansımız" dedim. Ebu Tayyip, ailemle bir uzlaşmaya varacağı konusunda bana söz verdi. Daha önce de defalarca yaptığı gibi, hiçbir şey yapmadan kayboldu. Kısa ziyareti sırasında Ebu Tayyip'le yaptığım konuşmada, bende bir Amerikalının bırakılması için müzakere yapabilecek bir kişi izlenimi vermedi. Kışın büyük bölümünde Pakistan hükümetinin sağlık kliniği olarak yaptığı bir binada tutulduk. Bu yapı, yerel halkın kalbini ve zihnini kazanmaya yönelik Amerikan destekli projenin bir parçasıydı. Nöbetçilerimiz orada günlerini radyo yayınlarını dinlemek ve Afgan ve Amerikan askerlerinin ölüm haberlerini aldıklarında "Allah büyüktür!" diye tekbir getirerek geçiriyorlardı. Geceleri, nöbetçiler Pakistan tekstil firması tarafından yapılmış çok süslü bir yatak örtüsünün altında uyuyor ve örtü Amerikan filmi "Örümcek Adam" ile televizyon şovu "Hannah Montana"daki karakterlerin armalarıyla donatılmıştı.
TALİBAN VE İNSANSIZ UÇAKLAR
Hayatta Kalmak
25 Mart'ta bir insansız Amerikan uçağından fırlatılan füzeler, Pakistan'ın aşiret bölgesindeki köyümüzde kaldığımız yerin birkaç yüz metre uzağındaki hedefi yerle bir etti. Bizi kaçıranlar, Kuzey Veziristan'ın başkenti Miram Şah'tan iki hafta önce bizi Güney Veziristan'ın bir kasabası olan Makeen'e nakletmişti. Makeen, Pakistan Talibanı'nın güçlü lideri Beytullah Mesud'un kalelerindendi. Bölge, Özbek, Arap ve Pakistanlı militanlarla kanıyordu. Daha sonra öğrendim ki, bir nöbetçi beni insansız uçağın füzelerle vurduğu yere götürmek ve orada başımı keserek bunu videoya kaydetmek istemiş. Ancak komutanı, bunu reddetmiş. Taliban, insansız uçağın füze saldırını sert biçimde eleştirdi. Beni rehin alanlar ise eski Başkan Bush'tan daha çok yeni Başkan Obama'dan nefret ettiklerini dile getirdiler. Pakistan'ın aşiret bölgelerine yönelik füze saldırılarını artıran ve Afganistan'a yeni asker gönderecek olan Obama yönetimi, Taliban tarafından nefretle karşılanıyordu. ABD ve Taliban'ın yenişemeyecekleri gerçeğini yakından gördüm. İnsansız uçaklar birçok Taliban komutanını öldürerek operasyonlarını engelliyordu. Sivil kayıpları abartarak Taliban'a yeni katılımları garanti ediyordu. Her geçen ay, daha fazla unutulduğumuz hissine kapılıyor ve bizimle kalan genç nöbetçilerin merhametine terk edilmiş gibi görünüyorduk. Mart ayının ortalarında, nöbetçilerimizden biri bir DVD player ile geldi. Bundan sonra, nöbetçinin en favori zaman geçirme aracı cihat videolarını izlemek oldu. Bu videolar, şiddet filmlerinin basit birer kopyası gibiydiler. Videoların şoförümüz Esad'ın beynini yıkamasından korkuyordum. Çünkü Esad, Makeen'e geldikten sonra nöbetçilerle daha çok dost olmaya, nöbetçilerin ona verdiği kalaşnikofu taşımaya başlamıştı. Ayrıca Esad, Taliban nöbetçilerinin "İslam'a göre haram" dediği sigara içmeyi de bırakmıştı. Sadece hayatta kalmak için ne gerekiyorsa onu yaptığına inanmak istiyordum. Nisan'ın sonlarında, Ebu Tayyip'in yaptığı sürpriz ziyaret, bırakılmamız konusundaki ümitlerimizi artırdı. Gelir gelmez, benim ağlayıp sızladığımı gösteren bir videoya ihtiyaç olduğunu söyledi. Tahir'e baktım. Eğer kabul etmeseydim, fidye parasını artırmak için Taliban ya Tahir ya da Esad'ı öldürebilirdi. Eşim Kristen ile ailemin böyle bir videoyu görecekleri düşüncesi bende nefret uyandırıyordu. Ancak Tahir yedi, Esad da iki çocuk babasıydı. Böyle bir videoyu kabul ettim. Ebu Tayyip'e, fidye miktarını düşürmedikçe "sonsuza kadar burada kalacağımızı" söyledim. Bunun üzerine, "Sen bir casussun. Bir casus olduğunu biliyorsun" diye bağırdı. Ona bir gazeteci olduğumu söyledim. Sonra da onu kendi adamlarının önünde utandırmaya çalışarak, "Gerçeği Allah biliyor. Ve Allah hepimizi yargılayacak" dedim. Ebu Tayyip ertesi sabah hemen ortadan kayboldu. Sonraki altı haftamızı Kuzey Veziristan'ın ücra köylerindeki yeni bir evde geçirdik. Haziran'ın başında Ebu Tayyip yeniden göründü. Ve Amerikan hükümetinin serbest kalmamız karşılığında Guantanamo'da kalan yedi Afgan mahkûmu bırakmayı önerdiğini açıkladı. Ben ona, bunun saçma olduğunu söyledim. Güldü. Eğer bir videoda daha görünürsem serbest kalacağımızdan bahsetti. Utanç verici önceki videodan sonra şuna inandım ki, yalan söylüyor. Bu yüzden teklifini kabul etmedim. Teklifini bir kez daha yineledi. Ben yine 'hayır' dedim. Hareketimin tehlikeli olduğunu biliyordum fakat bunca ay boyunca eğildikten sonra ona karşı ayağa kalkmak içimde güzel bir his oluşturdu. Ebu Tayyip ve adamlarının beni dövmek üzere olduğunu düşünen Tahir ve Esad, videoyu yapmamı söyledi. Sonunda yumuşadım ve kabul ettim. Videonun sonunda kaçırıldığımız günden bu yana istediğim mesajı da söyledim. Bu mesaj şuydu: "Bütün her şeye rağmen Kristen, bütün ailem ve arkadaşlarımın huzur içinde yaşamasını istiyorum. Hepinizin, bana yardım etmek için elinizden gelenin en iyisini yaptığını biliyorum."
KAÇIŞ Bir Halatla Kurtuluş
Haziran'ın 20'siydi. Cumartesi gecesi saat 1'di. Pakistan'ın aşiretler bölgesi Kuzey Veziristan'ın başkenti Miram Şah'taydık. Yedi ay on günlük tutsaklıktan sonra, Tahir ve ben kaçmaya kara verdik. Miram Şah'taki yeni yerimize Haziran'ın ilk haftasında vardık. Bu bizim aşiret bölgesinde kaldığımız dokuzuncu yerdi. Her yeni yere vardığımızda yaptığım gibi burada da, yerleri süpürgeyle temizledim ve çöpleri toplayarak, etrafa bir düzen ve intizam verdim. İşte temizlik yaptığım sırada bir çekme halatı buldum. Bir kaçış sırasında bu çekme halattan yararlanabileceğimizi düşündüm. Ve hemen halatı eski bir gömlek ve pantolonların altına gizledim. Sonraki günlerde, nasıl kaçabileceğimizi düşünmeye başladım. Nöbetçiler akşam karanlığında bize kendileriyle çatıda oturmaya izin veriyordu. Bu sırada, etrafımızın 1,5 metre yüksekliğinde bir duvarla çevrili olduğunu fark ettim. Eğer duvarı aşarsak, halat yardımıyla yavaşça caddeye inebilirdik. Aynı zamanda, haftada bir veya iki kez nöbetçilerle birlikte yemek almaya ya da kriket maçlarını izlemeye giden Tahir de, evin etrafını iyice incelemişti. Tahir, kaldığımız yerin diğer evlerden daha çok Miram Şah'taki Pakistan askeri üssüne yakın olduğunu düşünüyordu. Tahir ve ben, kaçış ile ilgili konuşmalarımızı kısa tutmaya karar verdik. Esad ya da nöbetçilerden birinin kuşkulanmasını istemiyorduk. Bundan birkaç hafta önce, Esad'a artık güvenmemeye kara vermiştik. Bu öğleden sonra, Tahir ve ben üzücü bir karar vererek Esad olmadan ayrılmaya karar vermiştik. Çünkü kaçış planlarımızı nöbetçilere söylemesinden korkuyorduk. Esad ile ilişkimizin kopma noktasına gelmesi, umutsuz tutsaklığımızın en karanlık yönüydü. Ancak daha sonra öğrendim ki Esad da kaçmayı başarmış. İşin doğrusunu söylemek gerekirse, kaçış girişimimizin kısa sürede başarısızlığa uğrayacağını umuyordum. Ancak, planımızın işlemesi beni hayretler içinde bıraktı. Kaçağımız gece, Tahir ve ben avluya indikten sonra halatı yukarı fırlattım ve çatıya tırmanmaya başladık. Kısa süre sonra, yedi ay boyunca ilk kez sokakta serbestçe yürümeye başladım. Daha önce Tahir evin yakınında Pakistan ordusuna ait bir kontrol noktası olduğunu söylemişti. Ama ben hala bizim tek şansımızın, Miram Şah askeri üssüne varmak olduğunu düşünüyordum. "Ana üsse gitmeliyiz" dedim Tahir'e. Beş veya on dakika sonra, solumuzdan bağrışmalar başladı ve ben bir kalaşnikofun doldurulduğunu duydum. Tahir, ellerini kaldırarak Peştuca bir şeyler söyledi. Bir adam Peştuca emirler vermeye başladı. Ben de ellerimi kaldırdım. Kalbim durmak üzeriydi. Loş ışıkta kalaşnikoflu bir siluetin bize geldiğini gördüm. Tek katlı köhne bir binanın üstündeydi. "Eğer hareket edersen. Bize ateş ederler" dedi Tahir. Sonra Tahir'in inanmakta zorluk çektiğim sözlerini duydum. "İşte üs burası." Pakistanlılara ulaşmıştık. O gece ilk defa kurtulabileceğimize inanmaya başladım. Hayal bile etmediğim bu kaçış beni kurtarabilirdi. Ellerim hala havadaydı ve öylece bekliyordum. Biraz sonra, yüksek rütbeli bir Pakistan askeri geldi. Tahir ile güven veren bir ses tonuyla konuşmaya başladı. "Çok nazik biri. Onların koruması altındayız. Güvendeyiz" dedi Tahir. Aylardır hissettiğim çaresizlik, kaybolmaya başladı. Artık eve gitmeye çok yakındık. Bir saat sonra, bir asker elinde bir telefon kartıyla geldi ve ona beyaz bir kağıta yazdığım ev numaramı verdim. Asker hemen masasının üstündeki verdiğim numarayı çevirdi ve telefonun ahizesini buna uzattı. İkinci çevirişte, Kristen ahizeyi kaldırdı. "David?" dedi umutla. Ve nefes almadan tekrar sordu, "David?" Aylardır hayal ettiğim o sözcük döküldü ağzımdan, "Kristen! Kristen!, lütfen hayatımın geri kalan kısmını sana çektirdiklerimi unutturmaya çalışmama izin ver."Karşıdan iki kez üst üste şu yanıt geldi: "Evet, evet!"