Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü'ne (FAO) göre, dünya nüfusunun 9,1 milyara ulaşmasının beklendiği 2050 yılında insanlığı beslemek için küresel gıda üretiminde yüzde 70'lik bir artış gerekli. Örgüt, bu üretim artışının mevcut tarım arazilerinin daha verimli kullanımı ve dünyanın şu anda sulanabilir olmayan kısımlarının yeşillendirilmesi yoluyla elde edileceğini umuyor. FAO küresel ısınmaya rağmen bunu gerçekleştirmek için yeterli su ve toprak olacağına dair "ihtiyatlı bir iyimserlik" de besliyor. Bu tahmine, yine BM'nin koyduğu bir başka hedef olan biyolojik çeşitliliğin ışığında bakmak ve bu iki hedefin birbiriyle uyumlu olup olmadığını sormak önemlidir. 2003 yılında, toplam 123 ülke 2010 yılı itibarıyla "biyolojik çeşitlilikteki mevcut kaybı önemli oranda azaltmayı" taahhüt ettiler. Bilim adamlarına göre, bu hedef tutturulamayacak. BM, insanlığın daha fazla gıda üretmeyi bir şekilde başaracağına ve doğal yaşam alanlarını da koruyacağına inanıyor. Gıda üretimindeki yüzde 70'lik artış ille de doğal yaşam alanlarındaki yüzde 70'lik azalış anlamına gelmez. Ancak FAO, tarım alanlarında yaklaşık 120 milyon hektarlık bir artış olması gerektiğini söyleyerek bir uyarıda da bulunuyor. Buna doğal yaşam alanlarında süregelen tahribatın hızını ve artan biyoyakıt üretimi gibi diğer tehditleri ekleyin. Bu durumda, türümüzün 2050 yılında hayatta kalması için ihtiyaç duyacağı şeylerle, bu gezegendeki her bir türün ihtiyaçları arasında derin bir uyuşmazlık bulunmadığını iddia etmek zorlaşır. Asıl soru, 2050 yılında 9,1 milyar kişiyi besleyip besleyemeyeceğimizveya onlara kesinlikle lazım olacak enerji kaynaklarını bulup bulamayacağımız değil. Soru, gıda ve enerji üretimini sürdürülebilir kılmanın bir yolunu bulurken, kendi çıkarımızın gezegendeki diğer türlerinkini de içerdiği bilinciyle hareket edip edemeyeceğimiz noktasında düğümleniyor. Bunu gerçekleştirmenin tek yolu, bütün diğer türlerin doğal yaşam alanları hakkında düşünmeyi eylemlerimizin çerçevesi haline getirmektir. Doğal yaşam alanları denklemin parçası olmadığı sürece, bizler gezegenimizin doğası ve dahası geleceğiyle ilgili hiç de gerçekçi düşünmüyoruz demektir. Gezegenimizdeki biyolojik çeşitliliğin "doğru" oranının ne olması gerektiğine dair hiçbir fikrimiz yoktur. Diğer türlerin ve ekosistemlerin neden önemli olduğu sorusuna yanıt bulmak için çaba harcarken, daha çok onların bize sağladığı yararları vurgulayan faydacı kanıtlar (örneğin, ilaç kaynağı olarak değerleri) arıyoruz. Benim kendi cevabım daha az faydacıdır: Diğer türlerin varoluşunun kendileri açısından değeri vardır. Çok uzun zaman önce, 1818 yılında, açıkça yeryüzünün bütün kaynaklarının "insanoğlunun hizmetine sunulmasının" doğru olamayacağını söyleyen James Madison'un vardığı yargıyı destekliyorum. Bizler bu düşünceyle hareket etmeliyiz. Bu, doğal yaşam alanlarını korumaktan daha fazlası anlamına gelir. Başka birçok şeyin yanı sıra, şimdiki Amerikan modelinden kesinlikle daha az et odaklı olan, daha kısıtlı, yeni ve çok daha mütevazı bir gıda refahı fikri anlamına gelecektir. Bu yeni bir gıda eşitliği fikri; bazı ulusların oburluğu ile başka bazı ulusların kıtlık çekmesi arasındaki yıkıcı dengesizliği azaltmak amacıyla gıdayı paylaşmanın ve dağıtmanın daha dengeli bir yolu, anlamına gelecektir. Yine bu düşünce; her nerede yaşıyorsak yaşayalım gıda üretimini yerelleştirmek ve artırmak için yapabileceğimiz her şeyi yapmamız gerektiği anlamına da gelecektir. Hepsinden önemlisi; biyolojik çeşitliliği korumak ve belki de bir gün artırmak amacıyla kendimize sınır koymamız anlamına gelecektir.