LONDON - Pall Mall Caddesi'ndeki kulüplerin dış cephelerindeki pirinç aksamın bugünlerde biraz parlatılması gerekiyor. O zamanlara tanıklık etmeyenler için, şehrin II. Dünya Savaşı'ndan sonra nasıl göründüğünü hayal etmek neredeyse imkânsız. Alman bombaları yaklaşık 80 bin binayı yıkarken 700 bin tanesine de zarar vermişti. Savaş sonrasının Londra'sı, Ortaçağ Londra'sının yolundan gitti ve büyük bölümü ortadan kalktı. Frank Auerbach'ın, şehrin 1950'lerden 1960'ların başına kadar süren yeniden inşasını betimleyen resimleri, şimdi eski şehri hayal etmeye yardımcı oluyor. Courtauld Galerisi'nin çatı katına sıkıştırılan ve geçmişi aslına sadık biçimde yeniden kuran bu sergi, şehrin ve sanatçının yıkıntılardan yeniden doğmasını gözler önüne seriyor. Berlin'de 1931'te bir Yahudi ailesinde dünyaya gelen sanatçı savaş yıllarını, Nazilerden kaçması için 7 yaşında gönderildiği yatılı İngiliz okullarında geçirdi. Anne babası bir toplama kampında ölünce kimsesiz kalan Auerbach, Londra'da çeşitli sanat okullarına gitti ve 1954'te halen çalışmakta olduğu Camden Town'daki bir stüdyoya yerleşti. Auerbach'ın konuları, oturduğu semt ile aylar boyu ona poz veren modellerdir. Neredeyse hiç şehirden ayrılmaz; yaptığı resimlerin üzerine başka resimler çizerek yıllarca üzerlerinde çalışır. Bu yaratım sürecini, sergide yer alan ve savaş sonrası yeniden inşa edilmekte olan Londra'yı gösteren sahneler üzerinde geliştirmiştir. İngiliz şehir plancıları ve mimarları, bombalar düşmeye devam ederken bile eski şehri nasıl yenileyeceklerini düşlediler. Londra'yı Paris gibi ahenkli bir şehre dönüştürecek büyük planlar karmaşık ve zaman alıcıydı. Bunun yerine, 1950'lerde ve 1960'ların ilk yarısında plansız bir inşaat patlaması yaşandı. Bu dönüşüm Auerbach'ın dikkatini çekerken asıl odaklandığı şey yeni binalar ve köprüler değil, şehrin kendisiydi. Sergi katalogundaki bir yazısında, "Tamamen fonksiyonel olan bir şehir benim için, kübik doğrusal şekillerin sıkıcı bir toplamıdır; ama savaş sonrasının Londra'sı sarp ve derin uçurumları, dağ ve kayalıklarıyla harikulade bir manzaraydı" diyor. Resimler ilk bakışta neredeyse soyuttur. Onları sabitleyen şey, yani mimarileri, en basit modernist bina iskelesi olan ızgara (grid) planıdır. Orada, resmin ağır döşeme tahtalarında, girdaplar bulanık ve metalik görüntülerden kabataslak bir geometri oluşturur. Yıkım görüntülerine uyum sağlamaları amacıyla renkler koyu sarıya, donuk yeşile, griye ve kurumuş kan rengine doğru kayar. Auerbach birebir tasviri hiç amaçlamadı ama yağlı, yapışkan, yanmış ve erimiş yüzeyler; betimledikleri kir, çamur ve islerin doğal bir sonucu gibi görünüyor. Boyanın yoğunluğu ve peltemsi görünümü, ister istemez belli bir süreçten kaynaklanır: Auerbach'ın defalarca üzerlerinde çalıştığı, muğlâklıklarını asla feda etmeyen bitmiş imgeleri yarattığı süreç. "Shell Şantiyesi'nin Thames Nehri'nden Görünüşü" adlı resim, bütün süreci özetler. Vinçlerden ve kalın çelik halatlardan esinlenen Auerbach, açık zemin üzerine koyu renk çizgilerden oluşan uçurtma biçiminde bir ağ örgüsü yerleştirir. Esin kaynağı Rembrandt'dır. Bu imge, Londra'daki Ulusal Galeri'de bulunan ve İsa'nın çarmıhın dibinde yatan cansız bedeninden ışığın yayıldığı; uzaklarda Kudüs'ün görüldüğü "Ağıt" adlı karanlık küçük şaheserden alınmıştır. Ölüm ve diriliş temaları, Auerbach'ın bilgiçlik taslayan düz anlatımlı bir sanatçı gibi görünmesine neden olur. Bu resimlerin üstünlüğü, her şeyin değişmekte olduğu bir dönemin hem ciddiyetini hem de hafifliğini yakalamalarıdır. Londra'nın sakinleri, şehri yeniden kurarken güzelliği kargaşadan kurtarmışlardı.