NEW YORK
İnsanlar bana çoğu kez İran politikasındaki "sopa"nın ne olduğunu soruyor. Bu politikadaki "havuç", yani Obama'nın İran'a el uzatması, sonuç getirmez ve İran'ın nükleer programı ilerlerken İran'ı yola getirecek ceza ne olmalıdır? Bence cevap yaptırımlarda veya Batılıların diğer memnuniyetsizlik ifadelerinde yatmıyor. Cumhurbaşkanı Ahmedinejad için asıl "sopa", 12 Hazirandaki tartışmalı seçimden beri beş aydır kaynayan İran toplumudur. Vahşi baskı YouTube isyanını bastıramadı. Sokaklardaki ve kampüslerdeki cesur genç protestocuların video görüntüleri İran'la ilgili algıyı değiştirdi. Artık İran'dan bahsedilince akla gelen, var olduğu düşünülen nükleer silahları ateşleyecek düğmelere parmağını basmış sakallı mollalar değil gençlerdir. Heyecansız ama inatçı muhalif lider Mir Hüseyin Musevi son gösteriler sırasında, rejimin "İranlıların zihnindeki kaleleri sırayla düşerken" bile "sokaklardaki gölgeleri" kovaladığını söyledi. Çok hassas bir dönemdeyiz. İran rejiminin her zamankinden daha tutarsız politikalarıyla açığa çıkan iç bölünmeleri ve giderek büyüyen gösterilerin işaret ettiği dışsal meydan okumalar birleşerek İslam Cumhuriyeti'ni krize soktu. Sonuçta İran Batı için tehlikeli bir muhatap oldu. İran nükleer faaliyetleri veya planları hakkında açık cevaplar veremediğini kanıtladı. Ama Obama ve Batılı müttefikleri hoşnutsuzluklarını göstermede acele etmemelidir. Hiçbir şey yapmamak da etkili olabilir. Batı, İran'ın eylemsizliğine kendi eylemsizliğiyle karşılık vermeli. Bunu bana, Berlin Duvarı'nın 1989'da yıkılışıyla ilgili yakın zamanda çıkan bazı yazılar hatırlattı. Bu mucizeler yılı boyunca Washington'un düsturu itidal olmuştu. İstikrarsızlığın tehlikelerine odaklanmış olan Baba Bush ne yapılması gerektiğini bilmiyordu. Timothy Garton-Ash'in 1989'a dair yazdığı gibi, "ABD'nin olan bitene katkısı, esasen yapmadığı şeylerden kaynaklandı." Batılı politika yapıcılar, İran'a yönelik "felç edici" yaptırımlara dair baskı artarken bunu unutmamalıdır. İran'a diz çöktürmek isteyen "küstah güç" hakkında tekrar atıp tutacak olan rejimin bizzat kendisi hariç hiç kimse, yaptırımları hoş karşılamayacak. Dahası, uzun yıllardır yaptırımlarla yaşayan ve bunları aşmak için genelde Devrim Muhafızları tarafından denetlenen karmaşık yöntemler geliştiren İran, yaptırımlara zaten alışıktır. Ayrıca, Rusya ve Çin'in İran'a yönelik yaptırımlara lafla destek vermekten öteye gitmeleri için sebep göremiyorum. Tahran'da olan bitenler dünya için en az iki nedenle çok önemlidir. Francis Fukuyama 1989'dan sonra tarihin sonunu ilan etti ve "Batı liberal demokrasisinin yönetim biçimi olarak evrenselleşeceğini" öngördü. Aradan 20 yıl geçtikten sonra yanıldığı görüldü: değişik görünümler alan otoriterlik 21.yüzyılda gelişti. Ancak İran bize, daha fazla özgürlük ve daha kapsayıcı yönetimler için duyulan isteğin nasıl bastırılamaz olduğunu da gösteriyor. Fakat İranlı göstericilerin sloganlarından birisi "Allahu ekber-Tanrı büyüktür." Prag sokaklarında Tanrı'nın büyüklüğüne dair sloganlar atılmamıştı. İranlılar "Batılı liberal demokrasi" değil; çoğulculuğu mümkün kılacak türden, ne dini ne de laik olan bir yol, "İslam Cumhuriyeti" ifadesini anlamlı kılmanın yollarını arıyor. Bu arayış, Batı ile İslam arasındaki uçurumun kuşattığı bir dünyada temel bir öneme sahiptir. Obama ve Avrupalılar, nükleer faaliyetler konusundaki hoşnutsuzluklarını İranlıların demokrasiyle ilgili daha büyük hoşnutsuzluklarından önemli görmemelidir. Ne de olsa İranlıları bu noktaya getiren, Batının azarlamaları değil el uzatmasıdır. Peki, İran'ın nükleer programına ne olacak? Bu konu halen, kışkırtıcı bir belirsizlik örneği olarak anlaşılmaz, kaygı verici ve ciddi bir durum olmaya devam ediyor. Ama son 40 yılda olan bitene bakarak denebilir ki, bu bomba üretme yarışı değildir. Bu durumda Batı, İran'ın iç karışıklıklarının yarattığı 'sopa'nın etkisini azaltacak, sahte iyimserlik eseri eylemlere yönelmemeli.Batılı politika yapıcılar, İran'a dair hoşnutsuzluklarını göstermekte acele etmemelidir.