Barack Obama'nın başkan olarak dış ilişkilerde ilk yılını tanımlayacak tek bir kelime olsaydı herhalde bu "iletişim" olurdu. Obama yönetimi İran, Rusya, Sudan, Kuzey Kore'yle "iletişim" içerisine girdi. "İletişim" zararsız görünüyor. Ancak gerçekte Başkan Obama "iletişim" konusunda bir başarı gösterebiliyor mu? İletişim aslında "düşmanlarla" veya en azından çok farklı düşünen ülkelerle konuşma anlamına geliyor. 2007 Temmuz'unda CNN/YouTube tartışmasında, Demokrat adaylara, Amerika'nın düşmanca ilişkileri olduğu ülkelerin liderleri ile "koşulsuz" olarak konuşup konuşmayacakları soruldu. Obama "konuşurum" diye cevap verirken, Başkan Bush'un bunu yapmamasının "yüz karası" olduğunu belirtti. Hillary Rodham Clinton ise Obama'nın cevabını "sorumsuzca ve açıkçası saf" olarak nitelendirdi. Bu görüş, Obama diplomasisi yol aldıkça birçok muhafazakârın resmi görüşü olarak beliriyor. Merkezdeki ve liberal dış siyaset uzmanları ise iletişim politikasına büyük ölçüde alkış tutuyor. "İletişim" kısa dönem amaçlarında başarısız olsa da düşünce iklimini yeniden şekillendirebilir. Dondurulmuş ilişkilerin ısınmasına yardımcı olabilir ama bunun da bedeli çok yüksek olur. Eğer gerçekten Başkan Obama, üst düzey yetkililerini, saygıyla yaklaşıldığında tutumlarını değiştirirler umuduyla, en otoriter devletlerdeki meslektaşlarıyla görüşmek üzere gönderiyorsa, bugüne kadar alınan neticeler diplomasisinin "saf" olduğunu gösteriyor. İran'la olan ilişkilerimizi düzeltme adına yapılan ısrarlı teşebbüslerin, İran'ın nükleer programı ya da terörizme desteği konularında kesinlikle hiçbir etkisi olmadı. Aynı şekilde Kuzey Kore uzlaşmaz tutumuna devam ediyor. Aynı tutum Myanmar ve Sudan için de geçerli. Bazı muhafazakârlara göre iletişim, taviz vermenin üstü kapalı bir şekilde ifade edilmesi anlamına geliyor. Dış İlişkiler Konseyi'nin üst düzey bir üyesi Max Boot, "Dünyada Obama'nın düşmanlarımıza karşı dizlerinin üzerinde durduğu ve onların da bizi aşağılayarak reddettiklerine dair bir kanı var" şeklinde konuşuyor. Peki, iletişim son bir yılda Amerika'nın ulusal çıkarları için ne kadar bir ilerleme sağladı? İran, hem en önemli hem de en tartışma yaratan örnek olmaya devam ediyor. İletişim, bu konuda hayal kırıklığı yarattı gibi görünüyor, ama bu siyaseti tamamen dış görüntüsüne göre değerlendirirseniz geçerli olacak bir şey. Konuşmasına izin verilmeyen yönetimden üst düzey bir yetkili, iletişim önerisinin "bir araç ya da taktik" olmadığını ve hala masada olduğunu belirtirken, aynı zamanda Avrupa, Rusya ve Çin'i her türlü çabanın sarf edildiği ve artık daha sert tutum alınması gerektiği konusunda ikna etmeye de yaradığını söylüyor.
"İran'ın Rusya ve Çin ile ittifakı vardı ve Batıyla ihtilaf yaşıyorlardı. Bu artık geçerli değil" diyor. Eğer İran inatçı tavrını devam ettirirse, "Rusya'nın destekleyebileceği bir yaptırım planı hazırlayabileceğimize inanıyorum" diyor. Ancak değişim, Rusya'nın İran ile ticari ilişkilerini riske atmamak için yaptırımlara karşı sergilediği tarihi tutumun üstesinden gelecek kadar büyük mü? Yeni muhafazakâr yazar Robert Kagan "Bu duruma biraz şüpheyle bakmamı maruz görün" şeklinde konuşuyor. Kagan, Obama diplomasisinin güçlü bir ortak plan olasılığını artırdığını kabul ediyor ancak iletişimin ulusal çıkarlardaki hesapları tek başına değiştiremeyeceğini de gözlemliyor. Kagan, "Ruslar İranlıların nükleer silah üretmeye çalıştığını biliyor ve umursamıyor" şeklinde konuşuyor. Rusya ve İran, bu iletişim politikasında üst sıralarda. Amerika'nın BM Güvenlik Konseyi ile ilişkileri de öyle. ABD'nin BM büyükelçisi Susan E. Rice, iletişim siyasetinin, "ülkelerin bizimle işbirliği yapma konusunda gösterdiği istek ve açıklık açısından büyük bir değişiklik yarattığını" söylüyor. Rice, Kuzey Kore'ye karşı yürürlüğe giren sert yaptırımları, Eylül'de Obama'nın Güvenlik Konseyi'ne başkanlık yaptığı oturumda oy birliği ile kabul edilen nükleer silahların yayılmasını önleme kararı ve geçenlerde El-Kaide ve Taliban'a karşı alınan önlemlerin ince ayarını sıralıyor. Sudan büyük ihtimalle alt sıralarda yer alıyor. Sabırlı diplomasi, uluslararası görüşleri göz ardı eden ülkelere karşı iyi çalışmıyor. Yine de bu politikanın en sadık destekçileri bile dış aktörlerin, o ülkedeki rejimin kabul edebileceği siyasi çözüm aramaktan başka bir seçenekleri olmadığını söylüyor. İletişimin o halde iki yüzü var. Bir kapı, Başkan'ın Oslo'da gündeme getirdiği gibi, en acımasız rejime bile "açık kapı seçeneğini" önermenin yollarını arıyor. Aynı zamanda ülkenin diplomatik kredibilitesini arttırıyor. Belki de yakınlaşma siyasetinin başarısının nihai ölçüsü, Başkan Obama'nın kazandığı kredibiliteyi, yönetiminin karşı karşıya kaldığı birçok sıkı pazarlık konusunda dengeyi bizim istediğimiz yöne kaydırma becerisinde yatıyor. Bu özellikle küresel faydanın çok basit bir şekilde ulusal çıkarlara ters düştüğü konularda geçerli. Obama'nın kazandığı kredibilite oldukça uzun bir zaman yetmek zorunda.