Evrimsel biyologların çoğu bazı sosyal davranışların doğal seleksiyonla nesilden nesile aktarılabileceğini kabul ediyor. Ama yine de Edward O. Wilson'ın "Sosyo-biyoloji" (Sociobiology) kitabında yer verdiği toplumsal davranışların evrimsel bir temele dayandığı tezi tartışmalara yol açtı. Stanford Üniversitesi'nden Francis Fukuyama'nın yakında piyasaya çıkacak "Siyasi Düzenin Kökenleri" (The Origins of Political Order) adlı kitabı, Wilson'un tezinin bıraktığı yerden devam edip çok kapsamlı bir toplumsal analiz yapıyor. Siyaset bilimci Fukuyama, insanın sosyal doğasının evrensel olduğuna inanıyor. Akrabaları kayırma, karşılıklı fedakârlık, kurallar yaratıp bunlara uyma ve savaşmak gibi insan davranışların evrimsel olarak geliştiğini düşünüyor. Fukuyama, 1989 yılında yayınladığı "Tarihin Sonu" (The End of History) isimli makalesiyle üne kavuşmuştu. Birçok kimse çıkardığı sonucu yanlış anlamış ve bundan sonra tarihte hiçbir dönüm noktası yaşanmayacağı iddiasında bulunduğunu düşünmüştü. Yeni kitabını siyaset bilimine yeni başlayanlar için bir el kitabı olarak görüyor. Fukuyama, sosyal bilimlerin genelde katkı için fen bilimlerine bakmadığını söylüyor. Bu düşünceye katılmayan Fukuyama'nın yeni kitabının temelini biyoloji oluşturuyor. Ona göre, ilk sosyal devrim avcı toplayıcı gruplardan kabilelere geçişte yaşandı. Bunun, kutsal olarak kabul edilen ortak ata temelli dini düşüncelerin gelişip çok sayıda insanı birleştirmesi sayesinde olduğunu söylüyor. Kabilelerin savaş için çok sayıda kişiyi kısa zamanda mobilize edebilmesinden dolayı, yakındaki topluluklar da ya yenilgiyi kabul etmek ya da kabileleşmek durumunda kaldı. Savaş, en büyük ikinci sosyal devrim olan kabileden devlete geçişe de ön ayak oldu. Kabileler lider öldükten sonra dağılma riski yaşadığı için devletler daha istikrarlı bir yapıyı temsil ediyordu. İnsanların kabilenin verdiği özgürlükten vazgeçip devlet düzenini kabul etmelerinin tek nedeni devletin sağladığı yaşam güvencesiydi. Fukuyama'ya göre devlete geçiş sırasında coğrafya, tarih ve özellikle de belirli devlet bileşimlerinin dengelenme süreci en belirleyici etkenlerdi. Bu bileşimlerin dengeyi bulmasındaki farklılık Çin, Hindistan, İslam Dünyası ve Avrupa'da farklı devlet anlayışlarının gelişmesine neden oldu. "Devlet kurumlarını oldukları gibi kabul ediyoruz ancak nasıl geliştikleri konusunda hiçbir fikrimiz yok" diye yazıyor. Kabileler, insanın doğasında olan akrabaları kayırma ve koruma dürtüsünü ön plana çıkarıyor. Devlet ise kurallar yaratıp onlara uyma dürtülerini kullanıyor. Fukuyama, ilk devlet olduğu için Çin'deki Qin hanedanlığına odaklanıyor. İ.Ö. 221 yılında kurulan bu devlet, sadık bir yönetim sınıfı yarattığı için kalıcı oldu. Avrupa'da bin yıl daha kabileler ön plandaydı. İlk geçiş feodalizmdi. Krallar ortaya çıksa bile güçleri feodal yöneticiler yüzünden sınırlıydı. Güçleri hiçbir zaman mutlak olmadı. Fukuyama, Avrupa'da mutlak hâkimiyet önündeki bir başka engelin de hukukun egemenliği olduğunu söylüyor. Önce 11'inci yüzyıldan itibaren Katolik Kilisesi tarafından geliştirilen dini kanunlar çıktı. Güçlü krallar güçlü devletler yarattıkları zamansa karşılarında medeni kanun hükümleri vardı. Devlet kurumları oturduğu zaman, insanlar onlara genelde bazen dini olmak üzere toplumsal bir değer biçiyor. Fukuyama, "Bunun büyük ihtimalle istikrarın sağlanması açısından evrimsel bir önemi var" diyor. Ancak bu sabit kurumlar aynı zamanda toplumların yavaş değişmesinin de bir nedeni. Fukuyama, "Yoksul ülkeler yeterince kaynakları olmadığı için yoksul değil. Sahip olmadıkları şey etkin siyasi kurumlar" diye yazıyor. Ayrıca, kanunların üstünlüğünün kabul edilmiş bir kural olmamasının da yoksul ülkelerin daha hızlı büyüyememesinin arkasındaki en büyük neden olarak görüyor. "Demokrasi tarih içinde kazara vuku bulmuş bir kavram. İngiltere Meclisi'nin iç savaş sırasında anayasal bir yönetim kurması ve bunun bugünkü demokrasinin temeli haline gelmesi tamamen kazara oldu" diyor.