Benim
için tatil; kaç kitap bitirdiğimin çetelesini tutamamak, en uzağa yüzmek, biraz kararmak, gece on ikide uyuyup, sabah sekizde kalkmak demek. Sana tatil belki Saint Tropez, Miami, Cannes kıyılarında fink atmak, geceleri sabaha uzatmak, sahilde uyumak. Ama en azından geldi işte hafta sonu kaçmaları, tekne turları, yazlık zamanları.
Gümüşlük notları
Gün 1:
Bodrum. Beş yıl aradan sonra. Sokaklar boş, süslü çantacılar ve sebzeli dönerciler 01:12 itibariyle açık. Liman'a girmeden önceki köşede ışıktan yapılmış Atatürk heykeli önünde bir gece kulübü, giderken yabancı, dönerken Türkçe ağırlıklı popüler müzik çalan. Körfez'de cin tonik, Kule'de genç ahali, Adamik 02.00'de bitmiş. Kıymalı kaşarlı pidemi yerken aklımdan tek geçen: şapkamla turist, kıyafetimle İspanyol sansalar da, yaşlanmışız biz. 40 dakika minibüs turu, 156 adım sonrasında Gümüşlük'te kalacağım o muazzam eve vardığımda, mutluluk. Esaslı.
Gün 2:
Sabah. Köy ekmeği üzerine labne-domates. Unutmuşum. Ne de severim. Deniz. Ayaklarımın altında. Bundan sonraki altı saat boyunca elimde Paul Auster-Görünmeyen kitabının ilk 180 sayfası, öğle yemeği seansında Club Gümüşlük'te börülce, fasulye, çoban salatası, köfte; denize gir, denizden çık, uyku, biraz uyku, bütün isteğim buydu. Saate bakmadığım, maillerin akmadığı, telefonun kulağımdan uzakta durduğu günün sonunda ayaklarımızı yerden kesen salıncakta muhabbet. Uzun zaman üzerine. Geçmişte kalan ve geleceğe akan. Gazetelere bakmadım. Onun yerine bir buz beyaz şarabımdan aşağı.
Gün 3:
Gece. Ateşin karşısındaydım. Son 12 dakikadır. Zamanı da ben değil, birden çalmaya başlayan telefon haber verdi. 00:23. Akşam nereye gidelim diyen tanışıklıklar. Açmadım. Yandı. Tahtadan olma hayal kütlesi, elimle tutamadığım keşkelerim, fıstık kabukları, odun. Ondan önce Jazz Cafe'de bloody mary'leri 12 TL'ye içmiş, dedikodu yapmış, 'Cumartesi gecesi erken bitmez,' diyerek Club Gümüşlük'e varmıştık. Bir kez daha. Ateşten kor sıçradı, tam da çimlerin üzerine, alev aldı toprak rüzgârın da etkisiyle. Islak minderlerde oturduk biz, hayatı yatlarla katlardan ibaret sananlara nispet edercesine. Basit memnuniyetlerle. Gündüz... Kahvaltıda ev yapımı lor peyniri, kayısı kıvamında yumurta. Engel olamadığım kara sinek taarruzu, kendi başıma açtığım güneş yanıkları. İki bardak çay, tarla domatesi üzerine serpişen kekik. Dağdan. Etrafta çekirge sesleri, önümden geçen inekler, taze süt, sessizlik. Öğle seansında Arriva'nın pembe şezlonglarında biten bir Paul Auster. Çok da hayranı olamadım. Her zamanki kurgusu gitmiş, mecburi yazılmış bir kitap. Yalnızlığın Keşfi'nin ya da Şans Müziği'nin kıpırtısı yok. Yemekte çoban salata ve barbunya. Ekmek, sosun içinde. Üçten sonra Bir+Bir dergisi ve sanatın karanlıklarına yüzme neşesi. Akşam karidesli makarnaya eşlik eden limonlu bira. Bir kez daha. 3S: Sessizlik, sükûnet, sarhoşluk.
Gün 4:
Her tarafımı yiyen sinekler. Tek sinirimi bozan. Kaşınarak uyandım, klasik yöntemlerden (yoğurt) en yenilerine kadar (ilaç) çeşitli denemeler sonunda tırnaklarım tenimi kırmızı noktalara bıraktı. Bir gece önce yine Club Gümüşlük'te İspanya şampiyonluğu, bloody mary ve yanımızda dans eden kalabalıklarla sonlanmıştı. Kapı sessizce açıldı, on beş yaşlarındaki İbrahim sağılmış sütü getirdi. Çıktık o sırada tahta kapıdan. İkiye kadar sahilde iki şezlong kaptık. Bir kitap (Simenon-Katil) daha bitti, üçüncüsünün (John Harvey-Çocuk Cinayetleri) 20 sayfası okundu. Dalgalar çaktırmadan kıyıya vurduğunda yuvarlak masanın etrafında King dörtlüsündeydik. 50 puan eksik çıktı, sağlaması bile yapılmadı. Bize ne. Duran zamanı hareket ettirmek istemiştik. 19:40 dedim saat, Aslı 'Hadi ya' dedi, burada güneş geç batıyor, saat tiktaklamıyor. 45 dakika sonra Siesta'nın kumlara gömülen sandalyelerindeyiz. Ortada sinarit, ızgara kalamar, acılı ezme. Son gecenin, yalnızlığın, şansın şerefine. Gitmesek mi kuzeylere?
Gün 5:
Gece. Güneşin altında krem sürmeden yatarsan acır her yerin. Annem dedi. Yıllar önce. Ama bak. Bu kadar büyümüşüm, dinlememişim. Rakının buzlusunu Siesta'da götürmüş, çello dinletisi için Jazz Cafe'ye yollanıp, margaritalar gelince deniz kenarındaki şezlonglara kurulmuş (o arada sandalyeleri tam dalgaların bittiği kumsal alana çeksek mi diye düşünmüş) yıldızlara, arkadaşlığımızın ilk yıllarına, uzaklarda dans eden insanlara, teknelere, adalara bakmışız. Durmuşuz. Öylece. Hayallere falan dalmışız. Sabah... Sıcak. Dayanılmaz. Yine de otlu omlet yapmak üzere ocağın başına geçtim. Öğle... Kitap, hamak, kedi, buzlu bardakta vişne suyu. Akşamüstü... Deniz, rokalı salata, yoğurtlu pazı, rüzgâr. Akşam... Minibüs. 45 dakika. Bodrum yolunda. İstanbul'a üç, karmaşaya iki, yazı hazır mı mail'ine bir kala.