Tilda
Swinton'ın Milanolu Recchi ailesinin Rus gelinini canlandırdığı
I am Love (
Benim Adım Aşk), geçtiğimiz hafta Türkiye'de de vizyona girdi. En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre'ye de aday olan filmle ilgili yorumlar türlü türlü. Moda çevreleri ise filmin önemli bir 'stil geçidi' olduğu konusunda hemfikir.
I am Love'ın stilinin bu kadar ses getirmesinin tek nedeni, Swinton'ın karakterinin kıyafetlerinin Jil Sander'in kreatif direktörü ve ünlü Belçikalı tasarımcı Raf Simons tarafından tasarlanması değil. Ünlü modaevleriyle film sektörünün birlikteliği,
Sabrina için Audrey Hepburn'ün kıyafetlerini yapan Givenchy'ye kadar (1954) gidiyor.
I am Love'ın stilinin bu denli konuşulmasının nedeni ise kostümlerin de en az filmdeki karakterler ve senaryo kadar öne çıkması. Filmlerdeki kıyafetleri 'şatafat'a göre değerlendiyorsanız, ne demek istediğimi hemen anlayamayabilirsiniz. Oysa klasik kesimli ve Jil Sander ağırlıklı kıyafetler, filmin önemli anlatıcılarından. Köklü Recchi ailesine gelin giden ve kendi deyimiyle 'İtalyan olmayı öğrenen' Emma'nın (Swinton) kimlik buhranlarını, kaçış arayışlarını kıyafetlerin modellerinden, kalıplarından, renklerinden, desenlerinden ve hatta dekolte tercihlerinden bile anlayabiliyorsunuz.
ÂŞIK OLUNCA KLASİKTEN SPORA GEÇİYOR
Emma'nın sonradan edindiği ve İtalyan bir işadamının karısı olarak sadık kalmaya çalıştığı gardırobu, tahmin edeceğiniz üzere Simons'un sade ama çok iyi kesimli parçalarıyla dolu. Etek boyları daima dizinin hemen altında, dekoltenin esamesi okunmuyor. Desenden kaçınan, minimalist ve tek renk giyinmeyi tercih eden zarif ve sofistike bir kadın, Emma. Feminenliğinden ödün vermeden erkeksi parçaları da sıklıkla kullanıyor. Bol hırkalar, kazaklar, gömlekler ve pantolonlar da vazgeçilmezlerinden. Sovyet Rusya'dan İtalya'ya gidip 'her şeye ulaşabilme' lüksü içinde başı dönmemiş. Ruslarla ilgili önyargının aksine, sosyal statüsünü gözümüze sokmaya çalışmıyor. Kıyafetlerinin çok iyi ellerden ve markalardan çıktığı belli olsa da, hiçbir sahnede logo görmüyoruz. Elbette Hermes Birkin'ler, Kelly'ler ve Milano'nun ünlü mağazası Corso Como 10'in ambalajı dikkatli gözlerden kaçmayacaktır. Ama Emma'nın lüks alışverişiyle ilgili daha başka bir referansa denk gelmiyoruz. Emma'nın Recchi ailesine ve giydirilmiş Milanolu aristokrat kimliğine başkaldırmaya başlamasıyla beraber, kıyafetlerde de değişiklikler göze çarpıyor. Renk seçimleri, tutkunun yanı başında olduğunun en iyi kanıtı; narçiçeği elbisenin zamanlaması oldukça manidar. Bu arada bu kırmızı elbisenin özel olarak üretilip Jil Sander'in web sitesinden satışa sunulduğunu da belirteyim. Yasak aşkıyla beraber daha spor, daha rahat kıyafetler giymeye başlıyor Emma. Saçlarını kesiyor, gençleşiyor. Hapsolduğu burjuva hayatına kafasına bağladığı bandanalarla, atletlerle ve eşofman üstleriyle karşı çıkıyor. Dizaltı eteklerden vazgeçmeyen kadının göğüs dekoltesinin belirmeye başlaması, sırtını açıkta bırakan kıyafetlere kayması da, kişisel değişimin önemli ipuçlarından. Filmde ara sıra karşımıza çıkan turuncunun ise, Emma karakterinin iç dünyasını ve ruhunu yansıttığını söylüyor, Swinton. Filmin yönetmeni Luca Guadagnino, kostüm tasarımcısı Antonella Cannarozzi'nin yanı sıra Raf Simons ile de birlikte çalışmak istemesinin sebebini "Simons'un tasarımlarını her zaman çok beğenmişimdir," diye açıklıyor. Swinton ise "Jil Sander ekibi filmin gelişimiyle Emma'nın gardırobu arasındaki diyaloğu çok iyi anladı," diyor. Tasarımcı Simons ise kıyafetlerinin Emma'nın karakterini çok iyi yansıttığını düşünüyor: "Yapay bir mükemmellikte yaşayan kadının kaçıp kurtulma hissini kostümlerle çok iyi veriyor." Bu kaçış isteğini Emma'nın giyinmesinde ve soyunmasında da çok iyi görüyoruz. Malikanesinde giyinen Emma, sevgilisinin yanında soyunuyor. Onu 'kıyafetlerinden' yasak aşkı kurtarıyor. Swinton, Emma'nın hayatındaki tüm unsurlara bakarak 'giydirilebilir' bir karater olduğunun altını çiziyor.