Mısır Çarşısı davasını ve o davadan yakasını bir türlü kurtaramayan Pınar Selek'in ismini bilmeyen yoktur. Kendi tabiriyle tam 'ötekiler' arasında yürüttüğü çalışmalarla kök salmaya başladığı sıralarda o meşhur davanın içine düştü ve baş artisti oldu. Hikayesini herkes biliyor olsa da sıkça yazmak, unutturmamak gerekiyor: Gözaltında gördüğü işkenceleri, beynini süngere çevirmek isteyen polisleri, iki buçuk yılını geçirdiği ve Hayata Dönüş operasyonuna tanık olduğu Ümraniye Cezaevi'ni, cezaevinden çıktıktan sonra 'uslu kız' olmayı reddedişini, Türkiye'nin dört bir tarafında organize ettiği kadın buluşmalarını, yapmayı yaşama sebebi saydığı araştırmalarını, yazdığı kitaplarını, Amargi'yi ve çocuklar için hayal dünyasından damıttığı masalları... Tabii bir de sokakta yürürken yaşadığı tacizleri, saldırıları, sürekli bir gerilim altında geçen hayatını ve tam 13 yıldır antimilitaristliğini kanıtlamaya çalışırken yitip giden yıllarını, annesini ve artık yurdundan uzak yaşamasını. Bir de bütün kamuoyunun gözünün önünde olanlar var ki, biz bu yazıda onları anımsatmak istedik. İşte Pınar Selek davasındaki çelişkiler, ona tanıklık edenler ve Pınar Selek'in Berlin'den gazetemiz için kaleme aldıkları.
'Pınar'a tanığız' diyorlar
AHMET ŞÜKRÜ KILIÇ (Başbakanlık eski müşaviri): "Pınar Selek'in masumiyetine Allah'a inandığım kadar, kavi bir imanla inanıyorum. Biz Pınar Selek'in masumiyetine, Meryem'in paklığı kadar inanıyoruz. Biz Pınar Selek'in masumiyetine kadim kitapların gerçekliği kadar inanıyoruz. Biz Pınar Selek'in masumiyetine, Ali'nin Muhammed'in peygamberliğine inandığı gibi inanıyoruz. Biz Pınar Selek'i İmam Hüseyin gibi Kerbela'da boğdurtmayacağız. Biz Pınar Selek'in masumiyetine cennet kadar inanıyoruz"
SİBEL ERASLAN (Yazar): "Dreyfus Davası'ndan, Rosenberg'lerden söz etmişler arkadaşların. Bense Yusuf kıssasından bahsedeceğim, kara kaplı kitaptan. Suçsuz yere zindanlara atılan o güzel peygamberin başına ne geldiyse hep aşktan. Senin başına ne geldiyse de hep sevgiden, hep barıştan, hep aşktan."
Uzaklarda ilk romanını yazdı
- Yaklaşık bir buçuk yıldır Almanya'dasınız. Bu süre içinde neler yaptınız? Akademik çalışmalarınızı biraz anlatır mısınız?
- Sadece Almanya'da değilim. Strasbourg Üniversitesi'nde doktoramı tamamlamaya çalışıyorum. Kapsamlı bir araştırma projesinin içinde, alan araştırmasından sorumlu tek sosyolog olarak çalışıyorum. Fransa'da kurulan 'Sınır Tanımayan Araştırmacılar' derneğinin altyapısını örgütlemeye çalışıyorum. Almanya'da, PEN International bana önemli bir burs imkanı sağladı. Bu sayede çalışmalarımı, iyi koşullarda sürdürebiliyorum. Ayrıca, yine kadınlarla ilgili iki önemli projenin içindeyim. Hayatımın bu döneminde uzaklaşmaya, yeni deneyimler edinmeye ve daha çok üretecek olanaklardan yararlanmaya ihtiyacım vardı. Ama eninde sonunda döneceğim Türkiye'ye.
- Davanın bir türlü bitmemesini nasıl yorumluyorsunuz? Sizce bu davanın bir yılan hikayesine dönmesinin nedeni ne?
- Bu davayı, nedenini, niçinini düşünmek bile istemiyorum. 13 yıldır benzer sorulara cevap vermek zorunda kalmak da inanın başka bir işkence. Aslında bu soruyu yanıtlaması gereken sadece ben değilim. Geçen yıl, uluslararası bir işkence rehabilitasyon merkezinden, yaşadığım travmaya ilişkin bir bilirkişi raporu aldım. Bir liste halinde hangi sendromları yaşadığım yazıyordu. Sürecin uzamasının sendromları ağırlaştırdığı söyleniyordu. Artık bu bilimkurgu filminin içinde oynamamak, hatta onu takip etmemek, içimdeki yaratıcılığın, üretme isteğinin ölmesine izin vermemek için... Çok acımasız bir biçimde hedef ve sembol seçildim. Üzerimden sembolik bir kavga veriliyor.
- Bu arada masal kitaplarınızın yanına, bir de roman eklenmiş. Ne zaman okuyacağız romanı?
- Evet! Bitti. Sonunda bitti! Ben böyleyim. 40 tane işi aynı anda yaparım. Romanım yavaş yavaş büyüdü ve birden tüm hayatıma hakim oldu, kıskanç bir sevgiliye dönüştü. Ben hayatımda hiçbir kıskanç sevgili kabul etmedim. Kıskançlık yapmaya başlayınca da arkamı döndüm. Ama onu terk edemedim bir türlü. Tehditlerini dinlemedim ama çok etkilendim. Başka bir şey yaparken içimi suçlulukla dolduruyor, 'Sadece benimle ilgileneceksin,' diye bağırıp duruyordu. Adını da söyleyeyim: Yol Geçen Hanı. Yakında İletişim Yayınları'ndan çıkacak. Bir gençlik romanı sayabilirsiniz. Aşk, özgürlük, yaşam arayışları, farklı yollardan akan ırmaklarin kesişmesi. Almanca çevirisi de yapılıyor, yani Türkiye'deki okuyucudan hemen sonra Almanca konuşan okuyucuyla da buluşacak. Çok heyecan verici. Biraz da korkuyorum. Bu benim için ilk.