Bu
yazının tonu yumuşak olacak. İki sebepten: Bir: Televizyonlarda, sosyal ağlarda Defne Joy Foster'ın ölümü üstüne konuşulanlar eşliğinde yazılıyor. Ve dayanamayıp laf sokarken dilin/klavyenin ayarını kaçırmışların vicdan pansumanına şahitlik ediyor. İki: Zaten çok dalgalandı 2007'den beri. Bir denizdanteli, denizgülü, denizkadayıfı, denizkedisi, denizkızı, denizmenekşesi, denizşakayığı, denizyıldızı iken, önce bir denizayısıyla, denizhıyarıyla çakıştı yolu, sonra deniz hukukuna teslim oldu diye afili kelime oyunları yapılabilir. Ama ne kadar şık ve romantik gelse de kulağa, denizdanteli dediğimiz nihayetinde taşımsı bir tür polip birikintisi oluşturan deniz hayvanı, yani pek de matah bir şey değil. Bir tek denizayısını makul bir metafor olarak kullanabiliriz, yaklaşık iki metre boya ulaşabilen, uzun ve yumuşak tüylü postu beğenilen bir deniz memelisi zira o! Daha basitçe şöyle diyelim: 2007'den bu yana çok su yuttu. Suni teneffüsü, hayat öpücüğü tamam da, bunun bir de nekahati var. Yeni yeni toparlanıyor. Hırpalanmaz.
Her manada kadife
Kulaklarımızda çınlamaya başlaması 1997. İlk albümünü çıkardığında çocuk sayılmaz; 27 yaşında. Sonradan dolaşıma sokulan o 'aslan yelesi' saçlı fotoğraflarındaki bebek yüzlü kızın tombulluğu gitmiş. Yüzü, ifadesi, vücudu, sesi, hepsi oturmuş. O fotoğrafları bilenler, Çamlıca Kız Lisesi biter bitmez yapılan evliliği de hatırlar. Üç yıl evli kaldığı oyuncak fabrikası sahibi ex koca Turhan Başaranoğlu, "Deniz çok iyi bir ev hanımıydı. Hiçbir eksiğim olmazdı," diye anlatır yıllar sonra. "Çok iyi huylu, iyi kalpli birisidir. Kavga ettiğimizi hiç hatırlamıyorum. Ama hep sesinin güzel olduğunu söylerdi. Hatta zaman zaman evde şarkı söyler, bunu kasete kaydederdi. Sanatçı olma isteği vardı." Sesi sahiden de güzeldir. 90'ların başında sürüyle tanıdık isme vokalistlik yapar. 97'deki o ilk albümün sözü müziği Yıldız Tilbe'ye aittir ama 99'daki ikinci albümle beraber imalata da girer. Üstelik birçoğundan da iyidir. Dokunaklı bir yorumu vardır. Türk popunun en kadife kadınlarındandır. Her manada. Hemcinslerinin de hemfikir olduğu, gıpta ettiği, hadi açık söyleyelim ısırmalık bulduğu şahane bir ten tuşesine sahiptir: Doğuştan fotoşoplu. Ama vatandaşın onun varlığına uyanması ilk hatta ikinci değil üçüncü albümle (2002), esas olarak da programına katıldığı Okan Bayülgen'in evinde 'zaga'lanmasıyla olur.
İki erkek: Okan ve Bayhan
Bayülgen o yılların en etiket erkeğidir. Onu tavlamış olmak, piyasadaki en güzel kadınlar için bile havalı bir CV maddesidir. Deniz Seki, Bayülgen tarafından, üstelik de Cansu Dere gibi güzelliği tescilli birine tercih edildiği için muzafferdir. Bu münasebet hep biraz kaçanın kovalandığı, ikiliden ziyade üçlü, yıpratıcı bir formatta sürer. 2003'te hem nostalji topuna girer Deniz Seki hem de ekrana çok yakışan bacakları ve muhtelif dekolteleriyle birlikte, dönemin büyük tantana kopartan
Popstar yarışmasının jüri üyesi olarak hayatımızda yerini alır. En sükseli, en 'saygın' zamanlarıdır, ama öyle dikte edildiğinden midir yoksa evdeki Serge Gainsbourg'una layık olmanın yolunun elitizmden geçtiğini zannettiğinden midir, kendisinden pek bilmiş, düzeyli bir başöğretmen yaratır. Ha bire sağa sola had bildirir. Yarışmacılardan Bayhan'ın vaktiyle bir cinayete karışmış olduğunu öğrenince, kariyer planlarına bir de yargıçlığı ekler. 'Suç'a dair fazlaca atar tutar, bir zamanlar dedesinin de aynı suçtan yargılandığının ortaya çıkması hararetini düşürmez, jüri üyeliğinden istifa eder. Bunu çok gururlu, keskin, örnek olur tonlarda yapar. Zaten hayatta bir misyon edinmiştir: Örnek olmak! Alt tarafı bir şov programını da kendini de fazla ciddiye alıyordur. Hayatın getireceklerinden habersizdir ne de olsa. 'Suç'un çok insani bir şey olduğuna dair tecrübesiz... Ve de temkinsiz...
Safa Meyhanesi'nde...
Av Mevsimi'nde Cem Yılmaz'ın
Hayde Hayde türküsünü söylediği sahnenin yol açtığı toplu deliliği hatırlarsınız. İşte o sahneye ev sahipliği yapan mekan, şov dünyasının gözüne aslında 2005'te, Deniz Seki'yle girer! Samatya'daki tarihi Safa Meyhanesi, o yıl çıkan albümün en dile dolanan parçalarından
Masal'ın, kızların masaların üstüne çıktığı klibinin geçtiği yerdir. Fakat bundan sonra hafiften bir duraklama, gerileme dönemine girilir. Müzikal yeteneğinin yanında seksapeliyle de hafızalarda yer eden Seki'yle ilgili haberlerde laf artık dönüp dolaşıp aldığı/veremediği kilolara geliyordur. 2007 Mart'ındaysa ortalık kaynamaya başlar: Ünlü klarnetçi Hüsnü Şenlendirici'yle Bebek'te baş başa yemek yerken saptanır. '
Cennet Mahallesi'ne giriş
Hüsnü Şenlendirici'nin Beyaz Türk alemlerinde bağra basıldığı, Babylon'da sahne alıp sınıf yaptığı zamanlardır; dünya müziği üstüne küpe filan, yerli Gainsbourg'dan sonra makul bir figür gibi gelir belli ki Seki'ye. Bir de samimi biçimde, canı gönülden kapılır gördüğümüz kadarıyla. Fakat karşı cephede ağır bir Nazire faktörü vardır. Nazire Şenlendirici tek başına değildir, arkasında vicdan kefesini dolduran çocuklar, namus meselesini boş geçmeyecek biraderler, "Eniştemizin peşini bırak, yoksa olacaklardan sorumlu değiliz," tehditli akraba ordusu, ne kadar kör topal gitse de kriz anlarında kilitlenen evlilik müessesesi ve gürültülü bir Şişli Gülbağ mahallesi vardır. En büyük gücü de 'bela'nın 'a'sını kısa söyleme pratiğinden alır! Boşanma, önceleri çok sevilen bir ihtimalken, aylar içinde sonu olmayan bir papatya falına döner. Devreye televizyon kanalları, kavgalar, küfürler, silahlar girer, her şey iyice düğüm olur. 2007 yazına damga vuran iki Nazire Şenlendirici imzalı aforizmadan biri "Hüsnü şu an yanımda uyuyor. Deniz derdine yansın", öbürü de aileler iyice zıvanadan çıkmış Kuştepe Karakolu'nun yolunu tutarken gazetecilere hitaben dediği o kısa 'a'lı "Allah belanızı versin"dir. Seki son ana kadar ümidini, inancını korur. Sahiplenir, satmaz. Aşkı yüceltir durur. Kavga kıyametin en ortasında "Hüsnü adam gibi adamdır," der. Hayat, acıdır ki bu kanaatinden onu fena imtihan edecektir.
Kedi Murat'ın kapanı
2009 başında yaptığı bir telefon görüşmesi başına çok iş açar. Kedi Murat kod adlı Hakan Ç.'yi takibe alan jandarma, bu şahsın uyuşturucu dağıtımı yaptığını belirleyip 18 ayrı adrese eş zamanlı operasyon düzenler. Sevgililer Günü'nden bir gün önce, 13 Şubat'ta. Evinden bir miktar kokain ve aparat çıkar; istikamet cezaevidir. Bakırköy Kadın Kapalı İnfaz Kurumu. Artık dibe vurmuştur. Ama bir terazi olsa, bir test, bir tahlil imkanı, acaba bu operasyondan daha zararlı çıkan Seki midir, Şenlendirici mi? Aslında kesin bir formülü olmayan o 'adam gibi adam'lık sınavından, neredeyse bütün Türkiye'nin gönlünde kesinkes çuvallar gırnatacı. Hapse giren Seki olur, ama kaybeden Şenlendirici. Yok olur çünkü o en netameli dönemde. İhtiyaç anında, vın. Bir iki politik laf eder ve tüyer.
40'ından sonra temizlik olur mu?
Deniz Seki cezaevinde 18 kişilik bir koğuşta kalır. Mahkemeye 218 günlük tutukluluktan sonra çıkarılır. Yerleri Vileda'larken televizyonda kendi klibinin dönmesi, hayatın insanı nereden nereye savuracağına misaldir. 39. yaşını cezaevinde kutlar. Koğuş arkadaşları sürpriz parti yaparlar: Biriktirdikleri patateslerden salata, mozaik pasta, tepesine de mum niyetine kulak çubukları! Cezaevinin en değerli envanteri sayılacak renkli mektup kağıtlarını kırparak da konfeti! "Bu kadar çok gözyaşım olduğunu bilmiyordum," der o cezaevi günlerinde. Şimdi bütün o döktüklerini toplayıp
Sözyaşlarım diye bir albüm yapmış bulunuyor. Bu birkaç hafta onunla ilgili haberler, söyleşiler çıkacak bir yerlerde. 'Temiz sayfa' diyecek muhtemelen, 'Taze başlangıç' diyecek... İnsan 40'ından sonra ne kadar temiz olabilir ki? Ne kadar taze? Tam da o kir-leke-iz değil mi manalı olan? O lezzetli bayatlık? Zeytinyağlıların ertesi günkü hali gibi hani; kendini toparlama, çekme, bulma... Görmüş geçirmiş, canı yanmış, üstü kirlenmiş, hayatı boyunca hep kullanageldiği water proof rimeli mecburen cezaevi kantininde satılan ve ağlayınca palyaçolaştıran uyduruk maskarayla replase eden bir Deniz Seki mi? Yoksa Bayhan karşısındaki çok bilmiş ahkamcı, düzeyli örnek, çakma elitist, parmak havada hocânım-yargıç mı? Hep beraber: A! Bir de gene mümkünse hep beraber: Bir daha saçlar sarı olmasın!