Türkiye'nin en iyi haber sitesi
ENGİN ARDIÇ

Pışşııık!

Bize ilkokulda verilen eğitimde, daha doğrusu ilkokulda bizi soktukları "Kemalist beyin yıkama tornasında", hep yoksul bir ülke olduğumuz vurgulanırdı...
Elbette "Kemalistler'in hangi yanlış otarşi (kendine yetmeci, kendi yağıyla kavrulmacı) politikaları sonunda" yoksulluktan kurtulamamış olduğumuz gerçeğini tartışmak, hem ilkokul öğrencileri olarak bizi aşıyordu, hem de çapsız küçük memurlar olarak Kemalist öğretmenlerimizi!
Bize aşılanan şuydu: Elbette çok çalışmalıydık falan filan ama, yoksulluk bir erdemdi. Türkiye fakir ama onurlu bir ülkeydi (çünkü kurtuluş savaşını kazanmıştık falan filan.)
Çünkü memur da yoksuldu ve yoksulluktan kurtulma şansı yoktu.
"Cahil halkın" vardı ama o da adı üstünde cahildi işte, "ticaret" falan gibi iğrenç işlerle uğraşarak ancak zenginleşebiliyordu... Ticaretle uğraşmak utanılacak bir çabaydı. Hırsızlık gibi bir şeydi bu.
Tarımda kapitalizmi geliştiren, yol yaparak pazarları açan, ticareti canlandıran, "köylünün cebine para sokan" Adnan Menderes'ten nefret etmeyi de bize böyle böyle öğrettiler. (Devalüasyona gitmek zorunda kalmış, enflasyona yol açmıştı. Bundan zarar gören yalnızca bürokrasiydi ama "memleketin gerçek efendisi" o olduğuna göre, memleket batmış sayılmalıydı.)
Menderes kendisine Kemalist sistem tarafından dayatılmış kasnağı kıramadığı, gerçek bir liberalizme geçemediği için eleştirilmiyor, İnönü sisteminin tuzağına düşüp faturayı ödemek zorunda kaldığı için tu kaka ediliyordu.
Lisede de Süleyman Demirel'den nefret etmeyi öğrettiler tabii. Yok, hocalarımız değil, o dönemdeki "entellektüel iklim"...
Adam barajlar yapıyor, Menderes'in çabalarını kat kat aşmış bir inşaat hamlesine girişiyor, montaj da olsa, yabancı lisansa da dayansa iyi kötü bir sanayi kuruluyor, ilk büyük mağazalar açılıyor, deyimin gerçek anlamıyla "sudan ucuz" petrol yani enerji ve yüzde 3 gibi komik bir enflasyonla memleket kalkınıyordu ama bütün bu yapılanlar kötüydü! Bunları yapan adamın devrilmesi gerekiyordu!
Çünkü köylü "hareketlenmeye" başlamıştı.
Sosyalistler de, iliklerine işlemiş bürokrasi şakşakçılığıyla buna çanak tuttular: Kalkınma ancak devletçi ekonomiyle gerçekleşebilirdi. Kapitalist kalkınmanın hemen frenlenmesi gerekirdi (kötü örnek mi oluyordu ne?) Ahmak solcularla ahmak Kemalistler, birbirlerine düşman gibi görünseler de bu konuda el ele verdiler, memlekette yarattıkları gereksiz çalkantılarla kalkınmayı piç ettiler. Yetmişli yıllar kaybedildi...
Özal gelip de kilidi çözene kadar.
Şimdi de, "göbeğini kaşıyan ayıların" kalkınma (ve dolayısıyla demokrasi!) mücadelesinden çok rahatsız olanlar var.
İstanbul sermayesi Anadolu kalkınmasından fena halde rahatsız. Rakip çıkıyor.
Bürokrasi de, halkın "bitinin kanlanmasından" çok ürküyor. Ona da siyasi rakip çıkıyor. (İşin kötüsü, hep seçim kazanmak gibi kötü bir de alışkanlıkları oluştu bu göbeğini kaşıyanların!)
Dün baktım da, İstanbul sermayesinin sözcüsü ve az satışlı bürokrat gazetesi Milliyet'in yazarı, değerli Güngör Uras ağabeyimiz (çıkarlar nasıl da birleşiyor), gene "büyümeyi yavaşlatmaktan" falan dem vurmuş...
"Bu böyle gitmez" fikrini yayarak hükümete tuzak kurmaya çalışıyorlar: Ekonomiyi soğut... ki seçimi kaybedesin!
Bunu yaparken de "üretimi arttırmak" gibi genelgeçer ve kimsenin itiraz edemeyeceği lafların arkasına sığınıyorlar. ("Gerçekçi döviz kuru" teranesiyle devalüasyon da istiyorlar, ki enflasyon patlasın, memnuniyetsizlik yayılsın, hükümet zor duruma düşsün.)
Recep Tayyip Erdoğan, üç beş memur iktisatçının tuzağına düşecek adam değil.
Halkın tüketimine sınır da getirilmeyecek, büyümede frene de basılmayacak, tüketim oranı aşağı çekilmeyecek, ücretler ve maaşlar dondurulmayacak.
Bunları, sizin adamınız Kılıçdaroğlu çıkmaz ayın son çarşambasında iktidara gelirse yapar artık, ona söyleyiniz, bürokrat iktisatçılar!

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA