Bir genç kadınımız yakındı:
"Güzel şeyler alkışlanmıyor."
Doğrudur. Yuhalamaktan, kızıştırmaktan, kapışmaktan alkışa vakit kalmıyor da ondan.
"Ülkemizde güzel şeyler olmuyor ki" demeyin.
Oluyor. Öfke curcunasının dışında, insanca davranışlar az değil.
Bunların pek çoğu hiç alkış beklenmeden, kimseye duyurulmadan yapılmakta.
Bakın, Suna Kan 57 yıldır kullandığı kemanı adını vermeden kendisine armağan etmiş olan Türk kadınını arıyor, bulamıyor.
Galatasaray'ın 22 yaşındaki cana yakın kaptanı Arda dört kan kanseri hastası küçük çocuğun tedavi giderlerini üstlendiğinin gizli tutulmasını şart koşmuş. Miniklerden birinin ölüm haberiyle yıkıldığı duyuldu da oradan haberimiz oldu.
Benim bildiğim kaç öyle durum var. Ecdat yadigârı usule uyan insanlar iyilik yapıp denize atıyorlar. Ama hırgür fırtınalarının kaldırdığı toz topraktan deniz de görünmüyor.
* * *
Bir de kötü yatkınlığımız yaygınlaşmakta. Kavga bolluğunun yol açtığı ruhsal yorgunluktan olacak, çabuk havlu atıyoruz. Bir yanlış mı yapıldı, bir girişimde güçlüklerle mi karşılaşıldı, başarısızlık kesinleşmiş gibi yenilgi havasına giriverenler çok oluyor.
Hıncal Uluç sahada o havaya kolay giren Arda'ya yazdığı açık mektupta "Galatasaray'ın kaptanı o kadar kolay yenilmez, o kadar kolay boyun eğmez" dedikten sonra ağabey öğüdü verdi:
"Liderler maç kaybederler, Arda. Ama yenilmezler. Düşerler. Ama kalkmayı bilirler ve onlara bakanları, onlardan ilham alanları da kaldırırlar."
Efsane film yönetmeni Preston Sturges'in oğlu Tom ünlü bir eğitimci ve spor koçu oldu. Karısı bırakıp gidince iki oğlunu yetiştirmek ona kalmış. Ve "dünyanın en iyi babası" olma kararlılığı ile yaşadıkları üstüne tuttuğu notları "Ana-Babalık Sanatı" adlı kitabında toplamış.
Bir üniversitede yayın yönetmenliği üstlendiğimi söylemiştim ya. O görev dolayısıyla tarama yaparken elime geçti Tom Sturges'in kitabı.
Gözümü yaşartan birkaç satırını sizinle paylaşmak istiyorum:
* * *
Büyük oğlumun okuldaki futbol takımının koçu bendim; o da yardımcımdı. Bir yıl oynadığı on maçın onunu da kazandı takım. Oğlum gol kralı oldu. Takımın da kaptanıydı. Finale yükseldiler.
O maçı en iyi koçun çalıştırdığı takımla oynayacaktık. Karşılaşma başlar başlamaz anlaşıldı ki çetin cevize çatmışım. Rakip koç ne yaptığını çok iyi biliyordu; ben bocalıyordum.
İki takım da canını dişine takmış, ölesiye oynuyordu. Son düdüğe birkaç dakika kalmıştı ve 2-0 yeniktik.
Ama şampiyonluk şansımız kalmadığı kesinlikle anlaşıldığı halde oğlum havlu atmıyor, inanılmaz bir inatla asılıyordu maça. Oğlanda öyle yürek olduğunu o güne kadar bilmiyordum.
Sonunda, maç bitimine saniyeler kala, durup bana baktı. Babası ve koçu olan bana. Ağzı açık, elleri belinde, yüzü gözü çamur içindeydi, Güçlü görünüyordu o haliyle bile. Yenilmiş ama ezilmemişti.
Göz göze geldik. Başını salladı. "Bu iş bitti" der gibi.
Elimle "Seni seviyorum" işareti verdim. Oğlumun nasıl bir insan olduğunu oracıkta görüp öğrenmiştim.
* * *
Evet, başarısızlık olasılığı yol kesmiş görünse bile geri dönmemek... Ezilmemek... Pes etmemek...
İnsanın çıkarı da öyle korunur, onuru da.
Türkiye'nin yenilgi kabullenmeyi gerektirecek hiçbir eksiği gediği yok. Kendimizi çelmelemezsek er geç tünellerden çıkıp kavuşacağız güneşli aydınlıklara.
Sonuçta göreceğiniz güzellikleri alkışlamaya hazır olun.