Türkiye'nin en iyi haber sitesi
M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU

Dönemin koşulları göz önüne alınırsa

Tek Parti otokrasisine yöneliş, dönemin koşulları çerçevesinde ele alındığında, doğal ve Cumhuriyet kurucularının önündeki kaçınılmaz seçenek olarak kabul olunamaz

Toplumumuzda Erken Cumhuriyet döneminin tarihselleştirilmesine, "kurucu felsefe"nin tartışılmasının yolunu açacağı gerekçesiyle karşı çıkanlar, rejimin eleştirilen uygulamaları gündeme getirildiğinde, bunların "dönemin koşulları çerçevesinde değerlendirilmesini" talep etmektedirler.
Bu talep ise temelde üç temel teze dayandırılmaktadır. Bunlardan birincisi sıklıkla tekrarlanan "ümmetten millet, kuldan vatandaş" yaratan bir rejimin kendinden önce var olan "mutlakiyetçi ve teokratik" yapıdan çoğulculuğa doğrudan geçişinin imkânsızlığıdır. Bu yaklaşıma göre gerçekte "çoğulcu demokrasiyi" hedefleyen Erken Cumhuriyet rejimi bir "geçiş dönemi"ne gerek duymuştur.

Osmanlı mirâsı neydi?

Bu tez bizzat Erken Cumhuriyet'in yarattığı monolitik "Osmanlı" kavramsallaştırmasına dayanmaktadır. Buna karşılık, Cumhuriyet öncesi Osmanlı toplumu kendi modernitesini yaratmış, 1908-1912 arasında ciddî bir çoğulculuk ve parlamenter sistemi yaşatabilmiş, "vatandaşlık"ı kutsayan, "hakimiyet-i milliye" kavramının gazete adı olacak kadar popülerleştiği bir yapıydı. Sosyalizmden liberalizme, milliyetçilikten İslâmcılığa kadar her türlü fikri savunan siyasî partilere, güçlü kadın hareketine, çok sesli basına, idareyi denetleyen bürokratik kurumlara, işçi örgütlenmelerine sahip bu yapı söz konusu kavramsallaştırma yardımıyla resmedildiğinden oldukça farklıydı.
Bu yapının Bâb-ı Âli Baskını sonrasında yerini otoriter tek parti iktidarına bıraktığı doğrudur. Ancak Mondros Mütarekesi sonrasında, toplumumuzda da, tüm Avrupa'da olduğu gibi, yeniden çoğulculuğa dönüş eğiliminin ağır bastığı şüphesizdir. 1919 koşullarında seçim yapılması, İstiklâl Harbi zorluğundaki bir mücadelenin "tartışan" bir meclisle yürütülmesi bu eğilimin ne denli güçlü olduğunu gösterir.
Bu nedenle Erken Cumhuriyet'in ortaya çıktığı toplumda, 1908-1912 arası imparatorluk çoğulculuğu ile 1920-1922 deneyimini yeni ulus-devlet ölçeğinde yaşatma eğilimi ağır basmıştır. Dolayısıyla kendi bağlamında değerlendirildiğinde de 1925 Takrir-i Sükûn Kanunu sonrasında nihaî şekline evrilen Tek Parti rejimi ve uygulamalarının yeni cumhuriyetin önündeki yegâne seçenek olduğunu ve devralınan mirâsın bunu zorunlu kıldığını söyleyebilmek mümkün değildir. Lütfi Fikri Bey'e atfedilen bir ifadeyi tekrarlayacak olursak "saltanat-ı meşrutadan cumhuriyet- i mutlakaya inkılâb edilmesi" dönemin koşullarının zorladığı bir mecburiyet değildi. Kurucu kadro, bu alanda, benzer bir kararı 1913'te alan İttihad ve Terakki rüesasının yolundan gitmeyi tercih etmiştir.

Otoriterlik Avrupa ile uyumlu muydu?
"Mevcut koşullar çerçevesinde değerlendirme"
talebinin ikinci tezi dönemin otoriter ve totaliter rejimler çağı olduğu ve bu nedenle "hayırhâh, aydınlatmacı otoriter" bir yönetimin eleştirilmesinin haksızlığıdır. Bu tez ise tarihî gelişmelerle uyumlu değildir. Avrupa'da "otoriter ve totaliter" karakterli rejimlerin egemenliği Büyük Depresyon'un etkilerinin ağır biçimde hissedildiği 1930'lu yıllarda belirginleşmiştir. Dolayısıyla 1920'li yılların başlarında yapılan bir tercih, o sırada Avrupa'da egemen olan genel eğilimi yansıtmaktan uzaktır. Kendini Avrupa'nın parçası olarak gören Türkiye'nin tercihi de bu nedenle doğal görülemez. Nitekim bu durum Cumhuriyet kurucularını da rahatsız etmiş ve onları 1930'da başarısızlıkla neticelenecek bir "çoğulculuk denemesi"ne girişmek zorunda bırakmıştır.
Harb-i Umumî sonrası Avrupası'nda yükselen eğilim "otoriter ve totaliterlik" değil "anayasacılık, çoğulculuk ve demokrasi" olmuştur. Farklı bir "demokrasi" kurma iddiasıyla ortaya çıkan Bolşevikler haricinde, üç eski imparatorluğun Avrupa topraklarındaki yıkıntıları üzerine kurulan tüm yeni devletler bu değerleri ön plana çıkaran rejimler inşa etmeye gayret etmişlerdir.
Siyaset bilimcileri 1923'te Avrupa'da mevcut otuz iki devletten yirmi sekizinin "çoğulcu demokrasi" rejimine sahip olduğunu tespit etmişlerdir. Aynı tarihte Avusturya-Macaristan ve Rusya gibi güçlü "demokratik geleneklere" sahip olmayan imparatorlukların mirâsçıları arasında, 1920 senesinde Amiral Horthy'nin "centilmen faşizmini"ni benimseyen Macaristan ile Sovyetler Birliği dışında, otoriter rejime yönelen yoktu. Roma yürüyüşü sonrasında faşistlerin kontrolüne geçen İtalya bu devletler için ideal bir model oluşturmamıştı.
1926'da Mareşal Pilsudski'nin Varşova yürüyüşü sonucunda Polonya ve albayların benzeri bir darbeyi gerçekleştirdikleri Litvanya'da otokratik rejimlere geçildiği doğrudur. Ama başta Çekoslovakya, Letonya ve Estonya olmak üzere, Derek Aldcroft'un deyimiyle "Avrupa'nın Üçüncü Dünyası" sayılan bölgelerde bile demokrasiler kurulmuş ve "çoğulcu demokrasi" Büyük Depresyonun etkilerinin hissedildiği 1930'lu yıllara kadar Avrupa'nın "ideal" rejimi olmuştur.

"Kendimize Özgülük" mü zorunlu kıldı?
"Dönemin koşulları çerçevesinde değerlendirme"
talebinin üçüncü tezi olan "kendimize özgü sorunlar"ın 1920'li yıllarda tek parti otokrasisine yönelmeyi zorunlu kıldığını söyleyebilmek de mümkün değildir. Örneğin ciddî bir "demokratik gelenek"in mirâsçısı olmayan Çekoslovakya (seçmenliği yeniden düzenleyen 1907 reformuna kadar gerçek anlamda seçimlerin yapılmadığı Avusturya-Macaristan'da, Reichsrat'ın alt kanadında Almancanın resmî dil olmasına itiraz eden Çek vekillerin temel faaliyeti uzun soru önergeleriyle yasama faaliyetini yavaşlatmaktı) iki farklı toplumdan oluşmasının yanı sıra, nüfusun dörtte birini oluşturan Alman ve geniş Macar, Leh ve Ruten azınlıklara sahipti. Yâni ciddî bir "azınlıklar" sorunu vardı. Buna karşın 1938'e kadar Cemiyet-i Akvâm Azınlıklar Komitesi'ne Çekoslovak idaresi hakkında tek bir şikâyette bile bulunulmamıştı.
Ülkenin, azınlıklar meselesine ilâveten, kökleşmiş aristokrasinin tasfiyesi ve aristokratların malikâne topraklarına sahip olmasından kaynaklanan ciddî bir "toprak" ve "köylü" sorunu da bulunuyordu. İmparatorluğun dağılmasından sonra Prag'ın doğal hinterlandını kaybetmesi, Çek ve Slovak bölgeleri arasındaki ekonomik gelişim farklılığı, eski devletin borçlarının bir bölümünün yüklenilmesi benzeri sorunlar otoriterlik taraftarları için mümbit bir "kendine özgü koşullar" vâhâsı yaratıyordu. Buna karşılık Çekoslovakya demokrasisinin kurucusu Masaryk üç dönem başkanlık yaptıktan sonra 1935'te emekli olduğunda ardında 1918'den beri kadınlara da oy hakkı tanıyan demokrasinin kökleştiği ve azınlık partilerinin de yer aldığı siyasal sistemin işlediği çoğulcu bir yapı bırakmıştı. 1938'de Münih'te katledilen gerçekte Avrupa'nın yirmi senede geliştirilmiş en iyi demokrasilerinden biriydi.
Dolayısıyla kendi toplumumuza "otoriterlik dışı yollarla adam edilemez Doğulular" benzeri Oryantalist bir gözlükle bakmadığımız takdirde, dönemin koşulları çerçevesinde de ele aldığımızda otoriter tek parti rejimine yönelişin Cumhuriyet kurucuları önündeki tek ve doğal seçenek olduğunu söyleyebilmemiz mümkün değildir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA