Türkiye'nin en iyi haber sitesi
HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Hükümet Programı-2

Çarşamba günkü yazımda Hükümet Programını değerlendirirken AK Parti'nin pragmatist, modernleştirici ve teknolojist bir parti olarak belirdiğini söyledim. Bu geleneksel, yani 1950 sonrası Türk sağının da en önemli özelliğidir. Bu bakımdan AK Parti şimdi bir merkez sağ parti olmuştur dedim. Fakat o değerlendirmede iki önemli özelliğe değinmedim. Bunlar demokratikleşme ve ideolojik formasyondur. Bu yazıda da onu ele alayım.
Türk sağı demokratikleşme bakımından genel planda olumlu ama özel planda kötü bir imtihan vermiştir. Olumludur, çünkü toplum-siyaset ilişkisini vurgulamıştır. Siyaset bu kesim için önemlidir. Oysa Tek Partiden başlayarak, hatta İttihat ve Terakki'den bu yana elitler aracılığıyla bir dönüşüm gerçekleştirmeye çalışan çevreler topluma siyaseti kapatmıştır. Sağ siyasetlerin sürekli olarak dile getirdiği 'milli irade' kavramı bu bakımdan hayatidir.
Ne var ki, özel planda ele alınca görülür ki, bilhassa DP ve AP, Tek Parti döneminin ideolojik çerçevesini benimsemiştir. Özel teşebbüse yaptığı vurgu bu kesimin devletçi politikaların dışında kaldığı manasına gelmez. Aynı şekilde elitizmi, aynı şekilde Kemalizmin ideolojik çerçevesini sonuna kadar üstlenmiş, bilhassa orduyla olan ilişkilerinde asla farklı bir politika sürdürmemiştir. Bütün o 'devlet terbiyesi/saygısı' ifadelerinin altında yatan budur.
Bu çevrelerde eksik kalan liberalizm atfı ANAP'la birlikte başlamıştır. Özel sektör veya girişimcilik kavramının bu siyaset içindeki anlamı liberalleşmedir. Özal'ın getirdiği 'sivil toplum' kavramı çok muğlak ve gevşek dokulu olsa bile önemlidir. Milli irade kavramını aşan bir özellik taşır. Fakat Anap da kısa bir süre sonra sistemle bütünleşmiştir. Bunda Özal'ın Cumhurbaşkanı olup siyasetten kopması önemli bir rol oynamıştır. İkincisi, Anap ve Özal da 'İstanbul sermayesi'yle bütünleşmiştir. Böylece o sermayenin devletçi reflekslerinin kendi siyasetine sızmasını engelleyememiştir. Hele Mesut Yılmaz döneminde...
Şimdi, Hükümet Programında yeni bir anayasa ihtiyacının öncelikli olarak dile getirilmesi, Ak Partinin bugüne kadar sivil-asker ilişkilerinde sürdürdüğü politika, İstanbul sermayesine mukabil Anadolu sermayesini desteklemesi yeni bir oluşumun başlangıcı olarak görülebilir.
AK Parti'nin de milliyetçi, devletçi, bu meyanda 'özcü' refleksleri var. Bundan kuşku duymak anlamsız. Bu partinin bugün sürdürdüğü liberalleşme anlayışının sorunlu yanları da yeterince eleştiriliyor. Bununla birlikte AK Parti'nin yeni bir anayasada diretmesi biraz 1876 Anayasası gibi temel bazı kavramların ve sivilleşme yolunda önemli bir çerçevenin oluşturulması anlamını taşıyor.
Mevcut halin başlıca nedeni bugün siyasete ağırlığını koyan yeni orta sınıfın devlet dışı bir sermaye olması ve devleti kendi üstünde, onu kontrol eden bir varlık olarak görmek istememesidir. Devletten bağımsız (bu devleti 'kullanmak' istememesi anlamına gelmez) ilk sermaye hareketi, üstelik küreselleşmeyle dünyaya eklemlenirken, devlet hegemonyası dışında bir toplum sözleşmesini yani anayasayı da dayatmaktadır. Yeni programın ruhunda bu izleri aramak gerekir.
Buna ekleyeceğim ve çok kritik olduğunu düşündüğüm bir başka nokta var: Neo-liberal piyasa ekonomisi ve AK Parti'nin ona dönük algısı. Ben, baştan beri neo-liberal ekonomilerin savunduğu katışıksız piyasa koşullarının yanlış olduğunu düşünenlerdenim. Türkiye'de bu modeli değiştirecek güçlü bir sol hareketin olmaması bir iç yarasıdır. Dolayısıyla AK Parti'ye bakarken, acaba bu siyaset, sahip olduğu ve İslami bir kökenden gelen cemmaat anlayışı, ahlakçılık, korumacılık gibi kavramlarla bu katıksız modele karşı çıkar mı diye bir düşünceyi daima içimde taşımışımdır.
Nitekim İslami çevrelerde bu eleştiriyi getiren odakları biliyoruz. AK Parti de sürdürdüğü o 'sosyal' politikalar aracılığıyla bu anlayışı yoklamıştır ama şimdi Hükümet Programı, sosyal güvenlik sisteminden söz ederken, eğitimi ele alırken (bu alanlarda yapılan bütün hamlelere mukabil) toplumsalcı bir vurgu yapsa da böyle bir değerlendirme içinde değil. Neo-liberalizme karşı bir model değil önümüzdeki, onu besleyen ama ona bazı çentikler atan bir anlayış. Doğal, olmaması. Bunları ancak bir sol siyaset gerçekleştirebilir. O da çok yeni/likçi bir anlayışla. Ama, böyle bakınca, liberalleşme işte, piyasa ve hatta demokrasi düzeyinde ne kadar öne çıkarsa çıksın, sosyal ve ideolojik planda bir revizyonu bekliyor, gereksiniyor. Niçin yeni bir sola ihtiyaç olduğunu bilmem anlatabildim mi?

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA