Türkiye'nin en iyi haber sitesi
ERDAL ŞAFAK

Dalgaların sesi

Siz bu yazıyı okurken biz çoktan Meksika'dan Brezilya'ya geçmiş olacağız. Türkiye'den Meksika'ya gelirken olduğu kadar dolambaçlı bir güzergâhı izleyerek...
Anlatayım: G-20 zirvesinin yapıldığı Meksika'nın yıldızı yeni yeni parlamaya başlayan Los Cabos turizm bölgesinin gıcır gıcır havalimanı San Jose del Cabo'dan havalandık. Meksika ile Brezilya en azından harita üstünde bir taş atımlık mesafede değil mi? Ama kazın ayağı pek öyle değil.
Uçağımız önce Pasifik boyunca kuzey-güney yönünde uçarak 6 saat 35 dakikada Peru'nun başkenti Lima'ya vardı. Orada bir saat kadar durduk. İkmal için. Sonra yeniden masmavi gökyüzüne yükseldik. Bu kez kuzey-doğu yönünde. Uzatmayayım; 5 saat 10 dakikalık uçuştan sonra Rio de Janeiro'da Galeao askeri üssüne ayak bastık. Uçuş süresi: 5 saat 10 dakika.
Özetle: Los Cabos'tan Rio'ya 11 saat 45 dakikalık uçuşla gelebildik. Ama olsun; 3 saat kazandık zaman diliminde. Yani, artık Türkiye ile aramızda "Sadece" 6 saatlik zaman farkı var.

***

Ancak... İtiraf edeyim ki, aklım Meksika'da kaldı. Los Cabos bölgesindeki kumsallarda. Pasifik'in metrelerce metrelerce yükseklikteki dalgalarının kesintisiz dövdüğü, alabildiğine uzanan sıra dışı kumsallarda...
***

Ben bu dalgaları daha önce de görmüş, hatta meydan okumuştum. 1990'ların sonunda, yolum Tayland'a düştüğünde. Andaman Denizi kıyısındaki Phuket'te denizden mavi-yeşil arası su duvarları gelmişti üstüme doğru. Plaja da kırmızı bayrak asılmıştı. Anlamı: Sakın denize yaklaşmayın. Zaten plajda in-cin top atıyordu.
Delilik işte; cankurtaranların bile paydos ettiği o anlatılması imkânsız ortamda, canım dalgalarla oynamak istemişti. İlk deneyde ayağımı denize sokar sokmaz bir dalga beni 10 metre geriye fırlatmıştı. İkincisinde, ayağımı sıkı sıkıya yere bastığım için reddedilme mesafemi 5 metreye düşürmüştüm. Daha sonra kendimce bir teknik geliştirmiştim: Denize geri geri girip dalgaların beni daha derinlere değil, sahile atmasını sağlamak.
İnanın; 12-15 metre arası dalgaların arasından ama dayak yiyerek, ama sersemleyerek her defasında sahile kovulmayı başardım.
***

Ama her şey, her zaman bu anlattığım kadar basit veya keyifli değil. Aynı dalgalar, benim Phuket maceramdan yaklaşık 10 yıl sonra aynı sahilleri öyle bir öfkeyle vurup öyle bir bedel ödetti ki, bugün bile yüzlerce kurbanın izi dahi yok, binlerce ev-dükkân-otel ise o facianın izlerini yok etmekle meşgul...
***
Meslektaşlarım ve mevkidaşlarım Fatih Altaylı (Habertürk) ve Mustafa Karaalioğlu (Star) ile birlikte Pasifik dalgalarına çocukça meydan okurken ve kıyıya vuran su kitlesinin bizi sürükleyip götürmemesi için can havliyle tüm gücümüzü harcarken bir gerçek olanca çıplaklığıyla ve cüretiyle aklıma işledi.
Dünyanın öbür ucunda, ıssız kumsalda boğuştuğumuz dalgalar bize birkaç günlüğüne de olsa kaçmak istediğimiz sorunları getiriyordu, hayır kusuyordu: PKK, Suriye, Mısır, Irak, ısınan Kafkaslar. Ve de önümüzdeki günlerde manşetlere taşıyacağımız Ege'den Libya'ya, Brüksel'den Tahran'a kadar nice yeni baş ağrıları...
"Size ne" diye bağırdım dalgalara, "Siz ki Pasifik'in dalgalarısınız, ne işiniz var Ortadoğu'nun dalga bile görmeyen ülkelerinin dertleriyle..."
Güldüler, yani daha bir şiddetle dövdüler sahili ve biz üç Türk gazetecinin bedenlerini: Yanıt alamayacağımı bile bile sordum: "Öyleyse buralara niye geldiniz? Niye dertlerinizi bizim kaygısız diyarlarımıza taşıdınız?"
***

Akşam "Pub"da oturdum. Biri geldi yanıma. Meslektaşımmış. Çinliymiş. Daha tanışır tanışmaz; "Beşar Esad daha ne kadar direnebilir?" diye sormaz mı?
Derin bir nefes aldım, başımı sahile doğru çevirdim. Kıyıyı vuran dalgalar sanki aynı soruyu, aynı merakı, aynı kaygıyı bir saatli bomba gibi karaya bırakmak için yarışıyorlardı...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA