X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Çağımızın biyolojik silahı buğday
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Çağımızın biyolojik silahı buğday

  • Giriş Tarihi: 20.6.2015
Çağımızın biyolojik silahı buğday
Çağımızın biyolojik silahı buğday

Fitoterapi uzmanı Dr. Ümit Aktaş'a göre pek çok hastalığın sorumlusu genetiği değiştirilmiş buğday. "Tam tahıllı ürünleri hayatınızdan çıkartırsanız bir senede yepyeni bir bedene kavuşursunuz" diyen Aktaş uyarıyor: Eğer hemen önlem alınmazsa 30 sene sonra bebeklere altın yerine insülin kalemi takılacak

- Niye buğday yememeliyiz?
- Çünkü genetiği değiştirilmiş bir üründür buğday. 1943'te başağın verimini arttırmak ve sapını kalınlaştırmak için yapılan müdahalelerle bugün dünyaya yayılan buğday tohumu ortaya çıktı. Bu tohumla ilgili GDO patenti falan aramayın, çünkü tüm bu işler 1940'lı yıllarda yapıldı, o yıllarda dünyada GDO diye bir kavram yoktu, ilk patentin alınmasına daha 40 yıl vardı. Çağımızın biyolojik silahı buğday. Sapı kalınlaştırıp kısaltmayı başaran Dr. Norman Borlaug , Minnesota Üniversitesi'nde çalışan bir genetikçiydi zaten.

ÇÖLYAK DİYE BİR HASTALIK YOKTU
1970 yılında Nobel ödülü aldı. Tüm bu çalışmalar yapılırken meydana getirilen buğdayın insan sağlığı üzerine etkileri araştırılmadı. Sonuç neydi? Çölyak hastalığı ilk defa 1953'te tanımlandı, buğdayın genleri değiştirilene kadar Çölyak diye bir hastalık yoktu. Yani ilkel buğdayın içindeki gluten, hastalık falan yapmıyordu. 1980'li yıllarda tam buğdaylı ürünlerin yoğun şekilde tavsiye edilmesiyle Çölyak, Diyabet ve obezitede patlama yaşandı: Çölyak çocuklarda 11 kat arttı. Tüm toplumda diyabet dört kat, obezite üç kat arttı. Genetiği değiştirilmiş buğdayın insan sağlığına zararları ile ilgili yayın aramayın, bulamazsınız. Bugünkü bilimsel yayın "pazarında" buna kimse izin vermez. Bugün GDO için bu kadar çalışma yapılırken, dünyanın en yaygın tüketilen gıdasıyla ilgili neredeyse hiç çalışma yapılmaması, size de tuhaf gelmiyor mu? Bu kadar büyük bir pazar için neden kimse çalışmıyor? Çünkü zaten yapılacak olan yapıldı, ekstra mesai harcamıyorlar.

- "Önce insanları hasta edip sonra ilaç veriyorlar" diyorsunuz...
- Aynen. Diabeti ve obeziteyi engellemek için Amerikalıların yarattığı besin piramidi ve beslenme düzeni tam tahıllı ürünler önerir. İki saatte bir beslenilmesi gerektiğini söyler. Oysa iki saatte insanı acıktıran bir besin önermese bu öneriye de gerek yok. "Ekmek yemezsen kaslarını yersin" diyor diyetisyenler. Bunun hiçbir bilimsel dayanağı yok. Külliyen yalan. İki saatte bir yemek yiyen herkes obez olur.

GÜNDE İKİ ÖĞÜN YETERLİ

- Fitoterapi hastalıkları nasıl tedavi ediyor?
- Türkiye'de doktora gittiğinizde sizin ne yiyip içtiğinizle hiç ilgilenmez. Oysa beslenme çok önemli. Doktorlar bu konuda çok bilgisiz. İlacı yazar ve geçer. Oysa o hastalığı tedavi etmez o ilaç. Belirtilerini yok eder. Oysa bitkilerle yapılan tedavilerde diabeti yüzde 95 oranında tedavi ediyoruz. Bir hasta geldiğinde önce beslenmesini düzenleriz. Hipokrat'ın bir sözü var: "Besininiz ilacınız, ilacınız besininiz olsun." Sonrasında ihtiyaçlarına bağlı olarak ozonterapi, akupunktur ve fitoterapiyi beraber kullanırız. En önemli nokta hastanın bizimle birlikte çalışması. Sigarayı bırakmalı, beslenmesine dikkat etmeli, spor yapmalı ve tedavilerini aksatmamalı. Benim en büyük şikayetim hastaların bana geç gelmesi. Teşhis konulduğunda kapımı çalsalar her şey çok başka olur. Oysa 20 seans kemoterapi aldıktan sonra geliyor insanlar. Yapacak çok da bir şey kalmıyor.

- Güvenilir bitkiyi nereden alabiliriz?
- Türkiye'de tıbbi bitki bulunamıyor. Aktarlar denetlenmiyor. Bitkiler açıkta. Bugün papatya diye satılan bitkilerin çoğu aslında başka bir çiçek. Bebeğiniz iyi uyusun diye alıp onu zehirleyebilirsiniz. Bu sebeple eczanelerde, bilinen markaların, kapalı paketlerde satılan, üzerinde etiketi ve son kullanma tarihi olan bitkiler satın alınmalı.

- Nasıl beslenmeliyiz sizce?
- Her konuda olduğu gibi bu konuda da denge önemli. Kimi insan dört bardak suya ihtiyaç duyar. Kimi dört litre. Bedeninizi dinleyin, gözleyin. İdrar renginiz açıksa yeterli miktarda su içiyorsunuz demektir. Mutfak alışverişi yaparken doğal ürünler tercih edin. "Light" tamamen ticari bir kavram. Doğal ürünlerden ölçülü tüketilmeli. Ekmeğin her türü, makarna, pilav kesinlikle yenmemeli. Eğer sağlıklıysanız ve canınız çok ekmek yemek istiyorsa siyez buğdayından yapılan ekmek yiyebilirsiniz bir dilim. Yağdan uzak durmayın ama ölçülü tüketin. Günde bir tane mevsim meyvesi yiyebilirsiniz. Ara öğün olarak çiğ kuruyemiş tavsiye ediyorum. İki saatte bir yemek yenmesini kesinlikle önermiyorum. Zaten kim durmadan yemek yiyebilir ki? Ben günde iki öğün yiyorum.

- Yeşil çay iyi geldiği için herkes bardak bardak içiyor oysa siz kitabınızda yüksek tansiyon ve kalp için zararlı olabilir diyorsunuz. Bitkiler de aslında bilinçli tüketilmeli değil mi?
- Faydalı diye bir besinden kilo kilo yememelisiniz. Bir saatte bir litre su içerseniz su zehirlenmesinden ölürsünüz. Bir bardak bile su içmezseniz susuzluktan ölürsünüz. Bitkiler de ölçülü kullanılmazsa zehre dönüşebilir. Çayları bile hastalıklarınıza göre tüketmelisiniz.

GLUTENSİZ ÜRÜNLER LÜKS DEĞİL

- Siz sirkenizi, peynirinizi, yoğurdunuzu evde kendiniz mi yaparsınız hep?
- Hayır, her şeyi evde yapmak bu hayat şartlarıyla, bu kadar çalışırken imkansız. Ama mümkün olduğunca doğal olan ürünleri tüketmeye çalışıyorum. 12 yaşında bir kızım var. Özellikle onun en sağlıklı ürünleri yemesini sağlamaya çalışıyoruz. Bir arkadaşımın evde yaptığı sirkeyi kullanıyorum. Organik ürünler tercih etmeye çalışıyorum. Ankara'da bir firma evde peynir yapma setleri satıyor. Ekşi maya yaygınlaşıyor. Trakya'da şirden mayasıyla peynir yapan bir fabrika var. Bu ürünleri marketten bulamadığınız için biraz çaba sarfetmeniz, sabretmeniz gerekiyor ama değiyor. Aynı şey glütensiz ürünler için de geçerli. Bugün bu ürünlerin hepsi daha pahalı ama aslında bu insanlar hasta olduğu için bu ürünleri tüketiyor. Lüks ürün muamelesi yapılmamalı glütensiz ürünlere. Devletin teşviği şart.

- Peki ilaç kullanmaz mısınız hiç?
- Arada, gerçekten ihtiyacım olduğunda kullanıyorum elbette. Hatta hastalarıma da yazıyorum gerekli gördüğüm taktirde. Acil müdahale ilaçları konusunda tıp gelişmiştir. Ama leblebi gibi ilaç yutulmasına karşıyım. Bilinçsiz ilaç tüketiyoruz. Kimya fabrikaları önce kimyasal silah üretiyordu. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ilaç sektörüne geçtiler. Kimyasal silahlarla yüzbinlerce kişiyi öldüren bu sektör ne oldu da bir anda insan sağlığını düşünür oldu?

- Kanser hastaları ve aileleri büyük umutlarla her türlü tedaviye saldırıyor. Siz kemoterapiye karşı mısınız?
- Kemoterapi bazı kanser türlerinde çok etkilidir. Onkolojinin de elindeki tek tedavidir. Elbette karşı değilim ama Türkiye'deki uygulanış biçimine karşıyım. Burada ölünceye kadar kemoterapi anlayışı var. 3-4 kür denenir ve faydası olmuyorsa bırakılır kemoterapi. Birinci Dünya ülkelerinde kimse 50 kür almaz. Çünkü yok eden, toksik bir tedavidir kemoterapi. Kansere bağlı ölüm oranlarının artışının sorumlusu yanlış kemoterapi uygulamaları.

AKTARLARIN ELİNDE HEBA OLAN HASTALARIN SORUMLUSU DOKTORLAR

- Hem modern tıbba karşı çıkıyorsunuz hem de bitkilerle tedaviyi ancak tıp doktorları uygulamalı diyorsunuz. Bu çelişkili değil mi?
- Modern Tıp kanıta muhtaç. İnsanoğlu 200 bin yıllık tarihi boyunca bugün alternatif denen tıpla tedavi oldu. Gerçek tıp budur. Modern Tıp hastalığın belirtilerini yok etmek için ilaç kullanır. Oysa insanı hasta eden şeyi bulup yok etmez. İnsanın elinden huzuruyla ölme hakkını bile aldı. Ben de bir tıp doktoruyum. "Bir hastalığı nasıl tedavi ederim?" sorusuna yanıt aradığım için fitoterapiye yöneldim. Bugün hastaların aktarların elinde heba olmasının sorumlusu yine doktorlar. Bir kanser hastası doktora gidip bitkisel tedavi dediği anda doktor tepki gösteriyor. Azar, kıyamet! Siz kanser olsanız ne yaparsınız? Çare ararsınız. Aktara yönelteceğine kendi bilse fitoterapi çok daha sağlıklı bir şekilde tedavi eder aslında hastasını. Dünyanın her yerinde böyledir bu.

Bebeklere altın değil insülin kalemi takacağız
Genetiği değiştirilmiş ürünler diabeti artırıyor. Türkiye'de 1998-2010 yılları arasında diabet görülme sıklığı yüzde 7.2'den yüzde 13.2'ye çıktı. Bugün 10 milyon diabet hastası var. Böyle devam ederse 30 yıl içinde Türkiye'nin tamamı diabet olacak. Doğan çocuklara altın yerine insülin kalemi takacağız.