EN AĞIR CEZANIN 30 YIL OLDUĞU YERDE 50 YILA MAHKÛM OLAN ADAM
MOACYR BARBOSA
Onun yaşadıklarını tarif etmek zor; korkunç, adaletsiz, aşağılayıcı ve belki biraz da trajikomik… 1950 Dünya Kupası finalinde yediği hatalı golden sonra hayatı mahvolan Brezilyalı millî kaleci Moacyr Barbosa, halkı tarafından, tam 50 yıl boyunca dışlandı. Azaplı günler, 2000 yılında sona erdi; o yıl, sessiz sedasız hayata gözlerini yumdu, talihsiz kaleci...
ESQUİRE
Dünya Kupası, genellikle kazananıyla anılır. Kaybedenin adı, hafızalardan silinir ve tarihin tozlu sayfalarında yer alır. Ancak bir istisna vardır ki, o, tüm kaideleri bozar. 1950 Dünya Kupası’nda Brezilya’nın kalesini koruyan Moacyr Barbosa’nın yediği gol, ulusunun hafızasından hiç silinmedi. Hatta Barbosa öldükten sonra bile, o gol, ülkenin en trajik olayı olarak görüldü. Son günlerini sefalet içinde geçiren Garrincha öldüğünde, cenazesi Brezilya bayrağına sarılmış ve 300 bin kişi tarafından uğurlanmıştı. Brezilya’nın yetiştirdiği en iyi kalecilerden biri olan Barbosa ise, öldüğünde bile hatırlanmadı; cenazesi, arkadaşları tarafından sessizce defnedildi. Çünkü onun adı bile, Brezilyalı’lara, tarihlerinin en büyük trajedisini hatırlatmaya yetiyordu.
1950 Dünya Kupası, daha önce kupayı kazanamamış Brezilyalı’lar için büyük fırsattı. Ülke şampiyonluktan o kadar emindi ki 200 bin kişilik futbol mabedi Maracana Stadyumu, rekor bir sürede, yaklaşık iki ayda tamamlandı. Çünkü büyük zafer, en görkemli stadyumda kutlanmalıydı. Brezilya Millî Takımı, gerçekten çok güçlüydü. Takımın kalesi, ilk kez, bir siyahi olan Vasco De Gama’nın başarılı kalecisi ve 1949 Copa America Şampiyonu takımın kalesini koruyan Moacyr Barbosa’ya emanetti. Brezilya kalesine geçen ilk siyahi olan Barbosa, ten renginden dolayı bazı kesimlerce eleştirilse de, dönemin en iyi kalecisi olduğunda herkes hem fi kirdi.
24 Haziran 1950'de başlayan turnuvanın, kuralları da farklıydı. Turnuva, eleme değil, lig usulü oynanacaktı. Dört grubun birincileri fi nal grubunu oluşturacak ve en çok puanı alan, şampiyon olacaktı. “Seleçao” (Brezilyalı’ların milî takımları için kullandığı takma ad.), açılış maçında, Meksika’yı 2-0 yendi. Ardından, İsveç’le 2-2 berabere kalıp Yugoslavya’yı 2-0 yenerek, fi nal grubuna yükseldi. Finaldeki rakipler; Uruguay, İsveç ve İspanya’ydı. Brezilya, ilk maçta İsveç’i 7-1; ikinci maçta da İspanya’yı 6-1 yenerek, gövde gösterisi yaptı. Grubun son maçı, tam anlamıyla bir fi - naldi. Zayıf Uruguay ise, İspanya ile 2-2 berabere kalmış, sonra da İsveç’i son 14 dakikada attığı iki golle 3-2 zar zor yenmişti. Yani fi nalde alınacak bir beraberlik bile, Brezilya’nın şampiyonluğuna yetiyordu.
15 Temmuz 1950 tarihli Gazeta Esportiva, “Yarın Uruguay’ı yeneceğiz”; O Mundo ise, “Onlar Dünya Şampiyonu” manşetleriyle okurlarının karşısına çıktı. Finalin kaybedileceğine ihtimal verilmiyordu. Brezilyalı futbolculara, maçtan bir gün önce CBF (Brezilya Futbol Federasyonu) tarafından, arkasında “Dünya Şampiyonlarına” yazan altın saatler hediye edilmiş, gazetelerin manşetleri erken atılmıştı. Bununla beraber, karnaval konvoyu hazır bekletilirken, yaklaşık 500 bin adet şampiyonluk tişörtü çoktan tükenmişti. 16 Temmuz 1950’de Maracana’ya hücum eden Brezilyalı’lar, stadı tıklım tıklım doldurdu; 173 bin 850 biletli seyirciye davetli ve gazeteciler eklendiğinde, sayı 200 bini aşıyordu. Bu arada, maçtan kısa süre önce sahada konuşan Rio Belediye Başkanı Angelo Mendes de Moraes, “Sizler, kısa süre sonra, Brezilyalı taraftarların karşısına ‘şampiyon’ olarak çıkacaksınız. Bu dünyada kimse size rakip olamaz. Sizi, şimdiden kazananlar olarak selamlıyorum.” diyerek, futbolculara, tabiri caizse gaz verdi. Brezilya: Barbosa, Augusta, Juvenal, Bauer, Danilo, Bigode, Friaça, Zizinho, Ademir, Jair Da Rosa Pinto, Chico 11’iyle sahada yer alırken; Uruguay: Maspoli, M. Gonzales, Teejera, Gambetta, Obdulio Varela, R. Andrade, Gigghia, J. Perez, Miguez, Schiaffi no 11’iyle Maracana’nın zeminine ayak bastı.
53 yaşındaki İngiliz hakem George Reader, çeyrek pauntu havaya fırlattığında, Moacyr Barbosa’nın dönüşü olmayan çilesi de başlıyordu. Uruguay üstündeki taraftar baskısı o kadar büyüktü ki, Julio Perez, kendini tutamayıp altına kaçırdı. İlk yarıdan, gol çıkmadı. İkinci yarının başında Ademir’in pasında topla buluşan Friaça, Maspoli’yi avladı ve Brezilya’yı 1-0 öne geçirdi. Maracana, neredeyse yıkılıyordu. Bu sevinç, sadece 20 dakika sürdü. Maçın 66. dakikasında, Uruguay’ın 33 yaşındaki kaptanı Varela’nın derin topunda Gigghia topla buluştu. Bigode’yi arkasında bırakan Gigghia, sağdan ilerledi. Topu yanındaki Schiaffi no’ya verdiğinde, mükemmel bir şut çıkmıştı bile; Barbosa’nın yapabileceği hiçbir şey yoktu. Maç böyle bile bitse, Brezilya şampiyondu. Onun için tribünler, hâlâ keyifl iydi. Ancak 79. dakikada, Gigghia, aldığı topla fi şek gibi ceza sahasına daldı; attırdığı gole benzer bir pozisyondaydı. Ama bu kez beklenmeyeni yaptı ve pas vermedi; top ayağında, ilerledi. Sağ ayağıyla yakın köşeye doğru yaptığı çapraz vuruş, Maracana’ya ölüm sessizliği çökmesine neden oldu. Topa parmaklarının ucuyla değen Barbosa, topu çeldiğinden emin bir şekilde arkasına döndü. Stattan da ses çıkmadığına göre, gol değildi. Kaleye baktığında, hayatını mahvedecek topla karşı karşıyaydı. Bu gol, birçok zafer golüne karşılık, Brezilya’da unutulmayan tek gol olarak hafızalara kazınmaya adaydı.
Gol sonrası, üç Brezilyalı kalp krizi geçirerek öldü. Maçı anlatan ünlü yorumcu ve besteci Ary Barroso, “Bu faciayı anlatan adam, bir daha maç spikerliği yapamaz.” diyerek, yorumculuğu bıraktı. Adına düzenlenen kupayla ortada gezen ve Portekizce konuşma bile ezberleyen FIFA Başkanı Fransız Jules Rimet, perişan bir hâldeydi. Futbol yorumcularına göre, bu maç, Brezilya tarihinin en derin trajedisiydi. Rimet, Uruguay kaptanı Varela’ya kupayı verişini şöyle anlatıyordu: “Kupa ellerimin arasındayken, onunla ne yapacağımı bilemeden kendimi yapayalnız hissettim. Uruguay kaptanı Varela’yı buldum ve ona kupayı, neredeyse gizlice teslim ettim; tek laf etmeden, elini sıktım ve kaçarak stattan ayrıldım.” Rimet, şoka girerken yalnız değildi; Brezilyalı’lar da onunla aynı durumdaydı. Statta yaklaşık 50 bin kişi, yerinden kalkamamıştı. Taraftarlar, gece yarısına kadar, tribünlerde ağlayarak oturdu. İki Brezilyalı, stadyumun ikinci katından atlayarak intihar etti. Brezilya Teknik Direktörü Flavio Costa, maçtan saatler sonra, Maracana’dan dışarı, ancak kadın kılığında çıkabildi. Facianın etkisi o kadar büyüktü ki, başta Rio olmak üzere bütün eyaletler gözyaşına boğulmuştu. Brezilyalı’lar, elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibi, utanç ve gurur kırıklığı içinde ağlıyordu. Golü atan Gigghia, “Tarih boyunca Maracana’yı üç kişi susturabilmiştir: Frank Sinatra, Papa II. Jean Paul ve ben.” diyerek, o anki travmayı anlatıyordu. Brezilyalılar, bu maçın uğursuzluğu sebebiyle, mavi yakalı beyaz formalarını, yeşil yakalı sarı forma olarak değiştirdi. Latin Amerika futbolunda, Maracana’da oynayan ve favori olmadığı maçı kazanan takımlar için kullanılan “Maracanazo” şeklinde bir terim bile ortaya çıktı.
O gün en çok suçlanan; Moacyr Barbosa, Bigode ve Juvenal üçlüsü oldu. Bu üçlünün ortak özelliği, siyahi olmalarıydı. Brezilya’da siyahiler, ikinci sınıf muamele görüyordu. Finalden önce en iyi kaleci ödülü alan Moacyr Barbosa ise, birkaç gün içinde günah keçisi ilan edildi. Topu tokatlamayı başaramayan Barbosa, tek başına kalmıştı. O, Brezilyalıların gözünde, bütün umutları söndüren adamdı. Bu olaydan sonra Brezilya’nın kalesi, 35 yıl boyunca siyahi bir kaleciye teslim edilmedi (Bir dönem Milan’ın da kalesini koruyan Dida, yeteneği göz ardı edilemeyince, memnuniyetsiz bir kesimin homurtularına rağmen kaleye geçti.). Brezilya’da, kalecilerin ortak adı, “Tanrının eli”dir. İyi bir kurtarış, her zaman için mucizevî olarak anılır; ama aksi durumda kaleciler, alev almış cehennemde yanmaya mahkûmdur. Aslında bu maçın Brezilya nazarında taşıdığı önemi anlamak için, çok çarpıcı bir olayı es geçmemek lazım. 1970 Dünya Kupası’nın sahibi Brezilya’da, şampiyonluğun 30. yılı, sıradan birkaç tören ve anmayla geçiştirildi. Bu arada, Barbosa’nın ölümünden üç ay sonra, 16 Temmuz 2000 tarihli Jornal Do Brasil Gazetesi şu manşetle çıkıyordu: “Kâbusun 50. Yılı”. Programlarda 1950 fi nali tartışılıyor, nerede hata yapıldığı aranıyor, hâlâ birçok pozisyona hayıfl anılıyor ve onun o golü nasıl yediği sorgulanıyordu. Üstünden 50 yıl geçmesine rağmen, facia bir türlü hafızalardan silinmiyordu.
Moacyr Barbosa, çok yalnız kalmıştı; kimseyle görüşmüyordu. Futboldan soğudu ancak kalecilik yapmaya devam etti. Hatta Dünya Kupası sonrası, gazetecilerin oylarına göre, turnuvanın en iyi kalecisi bile seçildi. Ancak, bu bile onu kurtarmadı. 1962 yılına kadar kalecilik yapan Barbosa, futbolu, tam 41 yaşında bıraktı. En yakın arkadaşlarıyla bile bir araya gelmekten kaçınıyordu; 1950 yılındaki millî takım nadiren bir araya geldiğinde, futboldan hiç bahsedilmiyordu. Barbosa, bir daha karısına bile eskisi gibi yaklaşamadı; çünkü karısının bile kendisini suçlayabileceğinden korkuyordu. Barbosa’nın biyografi sini yazan Robert Muylaert’in anlattığına göre; Barbosa, 1963 yılında, Rio’nun kuzeyinde bulunan evinde, arkadaşları için bir mangal partisi düzenledi. Misafi rler eve yaklaştıkça, mangal ateşinin çok fazla olduğunu fark edip, bir yanlışlık olduğunu düşündü. İçeri girince, ateşin ve davetin sebebi ortaya çıktı. Barbosa, hayatını karartan Maracana’daki kalenin direklerini, evinde verdiği bir partiyle yakıyordu. Çılgına dönen Barbosa, soğan ve sirkeyle iyice kızartılmış et parçasını Gigghia’nın bacağı olarak görüp, ateşe atıyordu. Muylaert’e göre bu olay, hayal ürünü olabilirdi; ama gerçek şu ki, bu olaya şahit olduğunu iddia edenler de oldu.
Talihsiz kaleci, bu ağır travmayı hiç atlatamadı ya da atlatmasına izin verilmedi. Örneğin maçtan tam 20 yıl sonra, alışveriş merkezinde gezen Barbosa’yı durduran bir kadın, yanındaki ufak çocuğa yaşlı kaleciyi göstererek; “Ona iyice bak. Bütün Brezilya’yı yasa boğan adam, işte o!” dedi ve Barbosa’ya hayatının en kötü anını yaşattı. Barbosa o kadar yalnız kaldı ki, meslektaşları onunla birlikte görünmeye bile çekindi. Bütün yaşamı, sessiz bir çığlığa dönüştü. Çilesi, ölene kadar sürdü. Barbosa bu anları, “Eğer kendimi kontrol edemeseydim, protestolar karşısında, çok önceleri hapishaneyi ya da mezarı boylardım.” diyerek anlatıyordu.
Asıl yürek burkan olay, uğursuz maçtan 43 yıl sonra, 1993 yılında yaşandı. Moacyr Barbosa’nın eleme grubunda Brezilya’nın oynadığı bir maçı yorumlaması, federasyon başkanı Ricardo Teixeira tarafından, uğursuzluğu gerekçesiyle engellendi. Sonrasındaysa, Barbosa, 1994 Dünya Kupası’na katılmak için eleme grubunda mücadele eden Brezilya’nın kampını ziyarete gitti. Amacı, eski bir ağabey olarak, biraz moral vermekti. Ancak, kampın kapısından içeri alınmadı. Kapıdan geri dönen o mahzun bakışlı adam, gazetecilere dönerek, dinleyenlerin içini acıtan şu demeci verdi: “Brezilya’da adam öldürme dâhil en ağır suçun cezası, 30 yıl. Ben ise, işlemediğim bir suçtan dolayı 43 yıldır ceza çekiyorum.”
Bu yaşananların ardından, Moacyr Barbosa, uzun süre ortalıklarda gözükmedi. Zaten son zamanları o kadar parasız ve sefalet içinde geçiyordu ki, kendine ait bir evi bile yoktu. 1997 yılında kemik kanseri olan karısı Cotilda, 50 yaşında vefat etti. Barbosa, baldızının Sao Paulo’nun deniz kıyısına yakın Praia Grande’deki evinde yaşam savaşı veriyor; federasyonun kendisine bağladığı 700 pauntluk maaşla yaşıyordu. Barbosa, 8 Nisan 2000 sabahı, sessiz sedasız hayata gözlerini yumdu. Ardından, şaşaalı bir cenaze töreni düzenlenmedi. Başta da söylediğimiz gibi, mezarının başında, yaklaşık 50 kişi vardı (Birkaç aile ferdi ve yakın arkadaşları.). Ertesi günkü Diario gazetesinin manşeti, Barbosa’nın hayatını çok iyi özetliyordu: “Barbosa’nın ikinci ölümü”. Vefatı, Barbosa’nın yalnız ve kırılmış bir kalple veda ettiği turnuva sonrasında eleştirilmeyen ve yıldız mertebesinde şefkat gören Zizinho’yu da en az diğer arkadaşları kadar üzdü. Barbosa’nın ölümünden sonra bir spor programı için televizyona çıkan Zizinho, basına ve Barbosa’yı suçlayan insanlara, “Onu siz öldürdünüz!” diye bağırdı ve ardından hiddetle ekledi: “Evet. Onun ölümünün suçlusu sizsiniz.” Barbosa’yı son anlarında yalnız bırakmayan yakın arkadaşı Teresa Borba, onun, omuzlarında ağlayarak hep şöyle yakındığını anlatıyordu: “Tek suçlu ben değilim. Biz, sahada 11 kişi oynadık. Hepimiz suçluyuz...”