Türkiye'de mizahı değiştiren adam: Hâlâ amatörüm!
Zirveden asla inmiyor ama bunu ‘bir amatörün başarısı’ olarak yorumluyor... “Benim profesyonel komedyenlere alerjim var, çıkış sebebim buydu zaten,” diyen Cem Yılmaz kendi mizahının özelliklerini, hayallerini ve amaçlarını SABAH’ın 25. yılı için anlattı.
RÖPORTAJ: ŞİRİN SEVER
FOTOĞRAFLAR: ERKAN SEVENLER
SABAH’ın, dolayısıyla Türkiye’nin 25 yılını masaya yatırdık madem, işin en zevkli, en eğlenceli kısmına geldiniz: Konumuz mizah! Ama biz Türkiye’nin 25 yıllık mizah geçmişini masaya yatırmak yerine ters köşe yaptık; Türkiye’de politikaya ve sekse dayalı mizah anlayışını tek başına değiştiren ‘malum şahsı’ sayfamıza konuk ettik. 15 yıl önce Leman Kültür’de sahneye çıkmaya başladı. İnsanlar oraya sığmayınca BKM’ye transfer oldu. Tek başına, üç saat boyunca kahkahadan kırdı geçirdi insanları. İzleyenler izlemeyenlere anlattı, onu izlemeyen neredeyse kalmadı. Kendi aramızda konuştuğumuz şeylere, kendi insanlık hallerimize gülmemizi sağladı. 21 yaşındaydı, gencecikti ama Türkiye’deki mizahın gidişatını değiştirerek, resmen devrim yaptı. O yüzden önemli, o yüzden yıllardır zirvede Cem Yılmaz. SABAH’ın 25. yılında onunla bu röportajı yapmamızın nedeni de işte bu; herkesin DNA’sına işlemesi. Bu kadar yıla da Cem Yılmaz gibi önemli bir figür yakışırdı...
- Gencecik yaşınızda Türkiye’yi bambaşka, farklı bir mizahla tanıştırdınız. O yaşta bunu bilinçli yapmış olabilir misiniz?
Ben 21 yaşımdaydım ama Leman dergisinde olmanın getirmiş olduğu bir bilinç vardı. Çeşit çeşit fikirlere sahip insanların harman olduğu bir yerdi o dergi. İnsanların uzmanlık alanları vardı; bazıları politik alanda yazı ya da karikatür üretiyor, bazıları daha absürd, daha çizgiye ait hünerlerini sergiliyor, bazıları uzun balonları tercih ediyordu. Benim yetiştiğim dönem, uzun balon dönemiydi, yani karakterlerin uzun uzun konuştuğu...
- O zamandan belliymiş uzun uzun konuşacağınız demek!
O uzun uzun konuşan adamları yüceltmek, bir diğerini kötülemek ya da ne bileyim maganda karakterini ortaya çıkarmanı sağlayan bir dergiydi bizimki. Amaç politik espriden bilinçli olarak kaçmak değildi, kendini iyi hissettiğin, anlatacak öyküyü oradan devşirdiğin için yapıyordun...
- O yüzden insanlar ‘Ne var ki bunda, bizim de konuştuğumuz şeyler,’ diyordu ama kimse de çıkıp bu bizim de konuştuğumuz şeyler’i üç saat arka arkaya sıralayamıyordu...
Ben bunu bu kadar yıl boyunca yapınca, ‘mizahının içi boş’ diye çoook eleştiri aldım tabii. ‘Ne anlatıyor ki?’ dediler hep. ‘Ne anlatıyor ki’ lafı o zamanlar çok daha can acıtıcıydı, itiyorlardı resmen seni. Sen bakma, şu anda bütün ödül törenlerine davet ediliyorum, illa ki birine ödül veriyorum ama benim aslında bir yerim yoktu! Televizyoncu değilim, 95’te sinemacı değilim, tiyatrocu değilim... ‘Nereden çıktı şimdi bu konu’ diyordu adam tabii ki.
- Kendinizi arafta kalmış hissediyor muydunuz, bozuluyor muydunuz?
Hayır bozulmuyordum ama tuhaf bir durum yarattı. Tam o sırada bütün bunlardan; karikatür, zorlama, espri, ‘komik mi’ falan tartışmalarından kurtulmak için kendime bir alan yarattım ve Hokkabaz’ı çektim. Hokkabaz benim sakinleşme filmimdi. Her Şey Çok Güzel Olacakda öyleydi. İkisi de çok yoğun gösteri yapmaktan çıktığımda yaptığım işlerdi...
- 15 yıl boyunca zirvede olmak, orada kalmak yordu mu sizi?
Babam 70 milyonu güldürmüyor ama o da uzun zamandır zirvede! (gülüyor) Ben hayatımı sürdürüyorum yalnızca, zirve mirve onlardan anlamam. Yorucu bir iş yaptım gerçekten. Bunu tebessümle söyleyeyim ki, başarılı da oldum. İşlerimin bazıları kalıcı olmakla beraber, bazıları da kalıcı olmadı. Mesela sahnede yaptığım bir şaka uçtu gitti ama bir dönemin insanlarının DNA’larına da işledi. Yani komik deyince akla gelen şeylerden bir tanesi olmak iyi bir şey.
- Filmleriniz ve siz eleştirilseniz de hiç tahttan inmediniz, yerinizi kaybetmediniz. Sırrı nedir bunun?
97 yılında şöyle bir gazete kupürü hatırlıyorum; ‘Cem Yılmaz inişte...’ (kahkahalar). Nasıl inişte yani, Barbaros’tan aşağı mı inişte? Yok ‘modası geçti’ falan filan. Uzun zamandır bunun konuşuluyor olması bence başlı başına komik! Mesela 2.5 senedir sahneye çıkmıyorum. Asıl işimin sahne olduğunu düşünmeleri için insanlara ciddi süre vermişim.
- Profesyonel komedyen değilseniz, nesiniz peki?
Amatörüm, herkes kadar. Herkesin içindeki komiklik kadar bende komiklik vardır, bunu kabul ederim ancak. Komik yorumluyorum bazı şeyleri o kadar. 1973 İstanbul doğumluyum, biraz İngilizce, biraz Almanca biliyorum, bazı olayları komik olarak yorumlayabilirim. Budur benim CV’im!
- Bu kadar mütevazı yani?
Tevazu değil, yaptığım bu benim. Bir de iki tane gösterim, altı tane de filmim var. Bunların dördünün senaryosunu ben yazdım.
- Şöyle sorayım o zaman: Bu iki gösterinizi kaç kişi izledi bugüne kadar ve siz kaç kez sahneye çıktınız?
3 bin gösteri yapmışımdır. Gösteriyi izlemeyen de kalmamıştır herhalde, her evde var DVD’si çünkü.
- Demek ki profesyonelsiniz!
Şöyle dersen daha hoşuma gider; bir amatörün başarısı! Gerçekten profesyonel komedyene alerjim var. Benim çıkış sebebim buydu zaten.
- Kim bu profesyonel komedyen?
Bizden önceki jenerasyon için kullanmıyorum bu lafı, birini kastetmiyorum; bir anlayışı kastediyorum. Lehçe komiğine gülünüyor diye içeriğe önem vermeden bir şeyler söyler.
Politik espriye gülünüyor diye politik şeyler söyler. Ben bunun tersini yapmaya öykünmüş, bunu öğrenmeye çalışmış biriyim. Tüketiciyim yani. Sivil toplum örgütüyüm! (gülüyor)
- Sivil komedyen diyelim bari!
Elbette, genç siviller bu konuda rahatsız (kahkahalar). Mizah malzemesi hiç kimsenin tekelinde olmamalı. Benim yaptığım şeye şu çengeli takıyorlar, ‘Türkler uzayda yaptı, Türkler kovboy yaptı, Türkler bilmem ne yaptı.’ Hayır, öyle değil o konu! Benim mizahımın kökeni o değil yani... Görüntüsü öyle sadece.
- Ne demek o?
İnsanların sahip olduğu mizahı paylaşmaya çalışıyorum, arkadaşlar arasında zekice yapılmış bir espriyi sahneye taşımaya çalışıyorum. Anadolu’nun bir köyünde olmadık bir adamın, bundan 50 sene önce yaptığı şakadaki zekâyı anlamaya çalışıyorum. Hiç öyle profesyonel, taklit ederek, ses değiştirerek yapılan komikliklerle uğraşmadım. Sırf yapılmış olsun diye politik mizah yapmak istemiyorum. Bu konu bu kadar derinken, yüzeysel espriler yapmamak için yapmıyorum.
SEVİLEN BİRİ OLMAK BAŞARI DEĞİL ŞANS!
Cem Yılmaz, “Sevilen birisi olma meselesi çok önemli, o haz veriyor elbette, sokakta yürüdüğüm zaman genelde aldığım reaksiyon sevilmek üzerine, bu güzel bir şey. Bir başarı öyküsü değil ama, şans o. Bunu öyle tercüme edersek, konforlu bir şekilde kabul ederim, bu bir şans. Sen sevdiğin işi yapıyorsun, insanlar buna iltifat ediyor” dedi.
BİR TAKSİDİM VAR DA ONUN İÇİN SAHNEYE ÇIKIYOR DEĞİLİM, SEVİYORUM BU İŞİ...
- 15 yıl önceki Cem Yılmaz’la bugünkü Cem Yılmaz’ı karşılaştırsak...
Temelde çok fazla değişmedi. Yaptığım iş sayısı da çok fazla artmadı; sadece dönem dönem bazı şeylere daha fazla ağırlık verdim. Eskiden, yani 20’li yaşların öncesinde daha az kitap okurdum, şimdi daha çok....
- Merak ettiğim daha insani şeyler... Eski Cem daha mı mutlu ve huzurluydu, daha mı az hırslıydı ya da daha mı az kompleksliydi?
Şu anda çok mutluyum. İşimle ilgili olarak daha enerjiğim, daha hızlıyım geçen zamana göre. Çok fazla gençlik falan da yaşamadım ben, ortaokuldan sonra hemen olgunlaştım; 30 saniye içinde (kahkahalar). 15-16 yaşından sonra hemen 40’a bağladım.
- Aa neden?
Bilmem, çok önemsemiyorum genç olmayı. Yani gençlikte ne yaptığınız önemli ama özlenecek bir şey değil. Gençlik yaşanmış, cepte duruyor; her an dönüp bakabileceğiniz bir referans, bir kitap gibi. ‘Eskiye nazaran daha fazla para kazanıyorsun, daha konforlusun,’ diyebilirsin ama öyle değil. Daha çok kaybedecek şeyin var, daha endişeli olmalısın. Oysa tebessümüm daha fazla arttı benim..