- B
ir süre önce sohbet ederken, yeni romanınızda tarlalara, ormanlara, denizlere, daha bir sürü yere gömülmüş patlayıcıları, silahları ve bir gün o ülkenin nasıl patlayıp havaya uçtuğunun hikâyesini yazdığınızı söylemiştiniz. Buna bir tür kehanet diyebilir miyiz? -Hayır, kâhin değilim, belki de iyi bir gözlemciyim, o kadar. Bu romanı mutlaka yazmalıyım deyip bilgisayarın başına oturduğumda ilk silah deposu bulunmuş, Ergenekon süreci başlamıştı. Ama denizden çıkarılan silahlar, asit kuyularında ceset aranması, çöp konteynırlarının içinde bombalar bulunması gibi olaylar henüz gerçekleşmemişti. Bu bir bilicilik değil; başka ülkelerdeki, mesela İtalya'daki Gladio gibi benzer süreçleri izlemişseniz, işin nereye gideceğini fark edebiliyorsunuz.
- Çöplüğün Generali'ni çalışırken, ne tür gözlemler yaptınız? Örneğin çöplüklere gittiniz mi? - Bu alegorik bir roman, ille de belli bir çöplüğü anlatması da gerekmiyor. Çöplük, çöp çocukları, hepsi birer metafor aslında. Yıllar önce Ümraniye çöplüğü patladığında oraları görmüştüm. Çöp toplamanın bir yaşam ve ayakta kalma biçimi olduğu bir ülkede yaşıyoruz.
- Hepimiz bir şekilde ilgiliyiz yaşananlarla diyebilir miyiz? - Gayet tabii, okuyucu bunu hissedecektir de. Bazı derin odakların, iktidarı korumak veya ele geçirmek için yaptıkları, gerçekleştirmeye çalıştıkları bu lanetli ve ölümcül planlar, her birimizi etkiliyor, hiç ilgisi olmayanları da. İşinde gücünde, çoluğu çocuğuyla yaşamaya çalışan sıradan insanlar, yani hepimiz; bu menfur planlara maruzuz. Hiçbir dahlimiz ve hiçbir suçumuz olmadan hem de. Bu yüzden romanın içindeki romanın kahramanları bu insanlar işte. Yani siz, ben, hepimiz...
- Kitaptaki yazar gibisiniz; sonunuz aynı olmaz umarım diye düşündüm okurken... - Güzel bir nokta yakalamışsınız. Yıllar önce yazılmış ve hiç ortaya çıkmayan bir roman taslağı var romanın içinde. Ve o roman taslağını yazan yazar, her bir bölümün sonuna kendi notlarını da yazmış. Ben de biraz böyle çalışırım, önce yazarım, sonra notlar alırım, son okumada düzeltirim. Notlarından birisinde, "Ne yazarsam gerçekleşiyor, bu ülkenin sonunun da romanın sonuna benzemesinden korkuyorum," diyor. Ama romanın sonu hiç bulunmuyor. Sorunuza gelince, Türkiye'de her zaman böyle kaygılar içinde yaşadık, şerbetlendik, derimiz kalınlaştı. Birey olarak pek bir korku vermiyor doğrusu.
- Oğlunu arayan köpekli anayı da Silopi'de kuyuların açılmasından önce yazmışsınız... -Evet, henüz ölüm kuyularının açılması gündemde değildi. 'Oğlunu Arayan Köpekli Ana' bölümü romanda benim en sevdiğim bölümlerden biridir. Somut bir şey düşünmedim yazarken, biraz efsanevi ve farklı bir dille anlatmaya çalıştım. Zaten sonra masallaşıyor öykü. Çok sevdiğim bir diğer bölüm de 'Komutan' bölümü. O bir antikahraman, komplonun başındaki kişilerden biri, ama bir insan. Onu insani yanıyla vermeye çalıştım, onun içinde bulunduğu ruh hali de anlaşılsın istedim.
- Bunu yapmalı mıydınız? - Başka türlü roman olmaz ki... Romancıysan yapmalısın. Belgesel yazmıyoruz, siyaset yapmıyoruz. İdeolojik propaganda değil edebiyat bu. Hiçbir romanımda siyasal gelişmeleri, olayları anlatmayı amaçlamadım, olayların fonunda insanı anlatmaya çalıştım. Edebiyatçıyı, sanatçıyı insan ilgilendirir. Yoksa didaktik, ideolojik metinler çıkar karşınıza. Ki bu edebiyat değildir.
- Kitaptaki derin örgüte 'Gladio' diyebilir miyiz? Derin güçler korkmaya başladılar mı ? - Kitapta merkez ya da merkezler diye kullandım. Türkiye'de son süreçte alışılmadık bir şey oldu. Hem bunların çeteleşmiş, mafyalaşmış, eli kanlanmış, açık açık suça bulaşmış bölümlerine ilk kez dokunuldu; hem de ideologlarına, akıl hocalarına, destekçilerine. Darbe heveslerinin gayrımeşru olduğu, suç olduğu ve yargılanabileceği fikri ilk kez yayıldı.
- Üç maymun virisünden sadece çöplüklerde yaşayan insanların kurtulması çok ironik... - Açık konuşmak gerekirse, orada beni de rahatsız eden yanlış ve tehlikeli yorumlara açık bir durum var. Romandan hareketle, gelecek ve umut, en alta itilmiş, en fazla mağdur olan, en yoksul ve en yoksun çöp insanlarında mıdır, diye soruyorsanız, doğrusu ben en alta itilmiş olanların, bugünkünden daha adil, daha iyi, daha özgür bir dünya kurabileceklerine inanmam. Söylemek istediğim şuydu: O kadar yoksun ve mağdurlardı ki, o kadar bağışıklık kazanmışlardı ki, virüs onları yenemedi, bu yüzden de unutmadılar. Bir gün unutturmak isteyenlere karşı ayaklanabilirler. Bu bir uyarı olarak anlaşılabilir. Umut arıyorsak, ne kadar acı verici de olsa umut bilmekte, hatırlamakta ve tabii ki hesaplaşmaktadır.
- Tam bu noktada sorayım: İnsanlar da unutmaya teşne değil mi? - İnsanlar kendilerini rahatsız edecek, suçlu hissettirecek anıları unutur, unutmak ister. Toplumlar da bunu yaşıyor. Toplum kendisine acı verecek, suçlu hissettirecek, altında ezileceği, en önemlisi de ezberini bozacak şeyleri kabullenmek, hatırlamak istemiyor. Türkiye toplumu kendisiyle yüzleşemeyen bir toplum, yüzleşirsek suçluluğumuzun artacağını sanıyoruz, suçumuzu-günahımızı kabullenmemek için direniyoruz ve bu direnç bizi hasta bir toplum, hatta cinnet getiren bir toplum yapıyor.
- Şimdiki yüzleşmeyi de yine bir merkez eliyle yaşamıyor muyuz? - Evet, haklısınız; yaşadığımız süreçte bir merkez, yani siyasal-ideolojik bir güç odağı, karşısındaki aynı nitelikteki başka bir merkeze karşı iktidar savaşı veriyor. Bu savaşta kullandığı araçlardan biri de şu bu dava.Bu işi, tarafların çatışması olarak görüp işin özünün gözden kaçırılması; "bunca silah kimlerin eline geçmiş, neden, hangi amaçla saklanmış" diye bile sorulmaması; yapılan planların nasıl bir toplum amaçladığıyla hiç ilgilenilmemesi, tıpkı benim romanımdaki gibi bir üç maymun hali yaratıyor.
- Peki, sizce ne olacak bu memleketin ve bu edebiyatın hali? - Kitaptaki yazarımın her dediği çıksa da ben müneccim değilim. Gördüğüm şu: Zor günler geçirilecek, cepheleşme iyice derinleşecek anlaşılan, ama Türkiye'de tabuların yıkılmaya başladığı, yasaklı konuların konuşulduğu, ezberlerin bozulduğu bir dönemeçteyiz. Bu bizi kendi geçmişimizle önce yüzleşip sonra da barışmaya, üç maymun sendromundan kurtulmaya götürebilir. Bütün bunların edebiyata yansımasına gelince; postmodernist akımın egemen olduğu 80'li, 90'lı yıllarda, 2000 başlarına kadar, dünyada ve Türkiye'de edebiyat, özellikle de roman, toplumdan, tarihten, etten-kemikten gerçek insandan kopma eğilimi yaşadı. Toplum içindeki insan üzerine söyleyecek sözü olduğunu inkâr etti, fantezilere, tarihe sığındı. Günümüzde romanın, yeni biçimler, yeni kurgularla, kendi mecrasına, özüne ve sözüne dönmeye başladığını düşünüyorum.