Geçenlerde bir gece kafayı birlikte çekip tatlı tatlı sohbet ettiğim çok değerli bir arkadaşım "Yazmıyor musun bir şeyler," diye sordu birden bire. Arkadaşımın enselenmiş gibi yakalandığım sorusunu birkaç yıldır ezberlediğim bir cevapla geçiştirmeye kalktım: "Üçüncü romanıma çalışıyorum!" Uzun süredir az yazdığımın gayet iyi farkında olan arkadaşım, lafa son yıllarda ben de dahil yazarların niye roman diye tutturduğunu anlamadığını söyleyerek girdi, bir önceki yıl yazdığım, onun da beğenip isim babalığını yaptığı ve bir seçkiye giren öykümü hatırlatarak niye öykü yazmadığımı sordu. Son yıllarda ülkemizde bir roman patlaması yaşandığını, okurların daha çok roman satın aldığını, romanın öyküye oranla -nedense- daha çok itibar gördüğünü, yayıncıların roman yayınlamayı daha çok tercih ettiklerini, eleştirmenlerin bile sayfalarında öykü kitaplarından çok romanlara yer ayırdıklarını, hatta edebiyat ajanlarının yazarlarını yurtdışında temsil etmek için roman diye ısrar ettiklerini bildiğini söyleyerek, öykünün yazan için de okuyan için de uzun zamandır unutulan değerinden, güzelliğinden, romanın gevezeliği karşısındaki zarafetinden dem vurdu ve "Öykü edebiyatın en soylu alanlarından biridir," dedi. İyi bir öykünün insanın ağzında bırak- tığı lezzeti, verdiği esini, kattığı zenginliği ve zamana karşı nasıl güçlü kalabildiğini, unutulmaz olabildiğini örnekleriyle hatırlatarak güzel bir söylev çekti. Yani beni edebi bir dille hem utandırdı hem de iştahımı açtı. Haklıydı, niye ille de roman olsun ki... Best seller yazmaya, kanal kanal gezmeye ve avaz avaz bağırmaya niyetim ve yeteneğim yoksa, roman da öykü de yazsam buluşacağım okur sayısı üç aşağı beş yukarı belliydi. Üstelik roman yazmanın yazana zaman zaman görev duygusu veren bunaltıcılığı karşısında öykü yazmak nasıl da ferahlatıcıydı. Ayrıca öykü yazarken her bir kelimeyle kurduğun gönül bağı ancak şiirle kıyaslanabilirdi. Bu meselenin kuşkusuz bir de 'bir okur olarak ben' kısmı vardı. Yıllardır romana oranla okuduğum öykü sayısının üzücü azlığını fark edip bir kez daha utandım. Son günlerde bir yandan yazmayı düşündüğüm öyküleri içimde gezdirir, notlarını alırken bir yandan da öykü dünyasına mahcup bir giriş yaptım ve özür dilercesine, günah çıkarırcasına öykü okumaya başladım. İşte tam bugünlerde çıktı karşıma
Bir de Baktım Yoksun... Yekta Kopan 2002 yılında Sait Faik Hikâye Armağanı'na değer görülen
Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri'nden beri takip ettiğim bir yazar. En son
Karbon Kopya'sını okumuş ve onun okurla oynaşmasına doğrusu hayran kalmıştım. Yekta Kopan sıklıkla üstüne gittiği bir tema, "kayıp" teması etrafında dönüyor bir kez daha yeni kitabında. Bu kayıp baba kaybı, anne, kardeş, eş ya da bir kedi kaybı olabiliyor. Yazar bu kayıpları anlatırken bazen uluyarak ağlamanın bazen de dalağı yırtılırcasına gülmenin eşiğine getiriyor insanı. Bu metinlerde asla kendine acıyan, acındıran bir ton yok. Kurmaca üstünden gerçekliği anlamaya çalışan, hayatın ince yerlerine zarifçe dokunan hüzünlü, neşeli, sıcak bir dil onunkisi. "İnsan kendi hayatını bile ancak iyi bir hikâyede okuyunca anlayabilir," diyecek kadar içten bir dil.
Bir de Baktım Yoksun kayıpların olduğu kadar etkileyici karşılaşmaların da kitabı. Yekta Kopan öykülerinde kayıplar kadar kayıplarımızın hayaletleriyle de, zamansız sevgililerle de, sürekli kaybedenlerle de, kendi vicdanımızla da karşılaştırıyor bizi. Can alıcı suskunlukları, yaraları yatıştıran iniltileri, mizahı köpürten gelgitleri ustaca bir araya getiren bir alaşım var bu öykülerde. Hem akrabalık düzeyinde tanıdık hem taptaze öyküler... Bu da ancak hevesini daima diri tutan olgun bir kalem sahibinin yapabileceği bir iş. Yekta Kopan öykü yazıyor. Onun için öykü "edebiyat apartmanının arada bir başı okşanması gereken sevimli çocuğu" değil. İyi ki değil. Hayattan böyle güzel öyküler çekip çıkarılabiliyor ve bu kadar güzel yazılabiliyorsa tekrar sormadan edemiyorum, niye ille de roman olsun ki?
Bir de Baktım Yoksun Yekta Kopan, Can Yayınları, 164 s., 11 TL.