Beyoğlu'nda, şu anda sanıyorum adı Hamurabi Börekçisi olan dükkânda, eskiden İstanbul'un bir numaralı kitapçısı olan Sander Kitabevi vardı. 70'li yılların ortalarında bir gün olmalı, yaz günü hatta; 'okumaya aç', edebiyat ve yabancı dilden başkaca bütün derslerden yana dertli, aslında her şeyden yana dertli bir lise öğrencisi olarak her zamanki gibi Sander Kitabevi'ne girdim. Merak ettiğim-etmediğim bir sürü kitabı bir kere daha elledikten sonra, önceden birkaç kere daha elime aldığım, fakat ciddi görünüşlü, illüstrasyonsuz, gümüş rengi kapağı ve ne anlama geldiğini pek anlamadığım, hatta galiba İrlanda ile ilgili folklorik bir roman adı sandığım adı (Çavdar? Kim neyi yakalıyor?) yüzünden satın almadığım
Catcher in the Rye'ın cep kitabı baskısını bir kez daha elime aldım. Hatırlıyorum, girişte, sağda, kasanın karşısında, cep kitaplarının durduğu rafların alttan üçüncü ya da dördüncüsünde duruyordu kitap. Onu oradan çektim çıkardım, hatta kitabın esrarengiz görünüşlü ciddiyetini bozsun diye,
Catcher...' la birlikte o zamanlar filme çekilen, bu yüzden de üzerinde Robert Redford'la Mia Farrow'un fotoğrafı bulunan, dolayısıyla daha sıcak ve davetkar görünüşlü olan
Büyük Gatsby'yi de satın aldım.
HİKÂYEMİ GERÇEKTEN DİNLEMEK İSTİYORSANIZ...
Kitabı belki de sokakta açtım ve okumaya başladım: "Hikâyemi gerçekten dinlemek istiyorsanız,' diye başlıyordu kitap, "herhalde ilk önce nerede doğduğumu, berbat çocukluğumun neye benzediğini, anne babamın ben doğmadan önce neler yaptıklarını falan, bütün o David Copperfield saçmalığını öğrenmek isteyeceksiniz, ama bütün bunlara girmeye hiç niyetim yok. Bir kere bütün bunları sıkıcı buluyorum, ikincisi de..." Kitabı kaç saatte bitirdiğimi bilmiyorum. Son sayfasını çevirdiğimi, sanki bitmemiş gibi başa dönüp yeniden bir kere daha okuduğumu ve sonra bir kere daha okuduğumu hatırlıyorum yalnızca. Daha sonraki defalarca okumam ayrı tabii. Flaubert'in "
Madam Bovary benim" deyişini hiçbir zaman anlamamışımdır, bunu dekadan bir yazarın fiyakası, bir yazarlık gösterişi saymışımdır. Sadece tiyatro. Çünkü çok bariz biçimde belliydi ki, "Holden Caulfield benim!" diye bağırmak benim hakkımdı, hakkında böyle denilmeyi hakeden bir roman kahramanı varsa o da Holden'dı, vesaire vesaire. İlk ya da ikinci okuyuşumun sonunda ağlamışımdır da belki, hatırlamıyorum ağlamışsam da yeridir, hiç utanmıyorum. Holden, bir gece vakti nefret ettiği okulundan kaçıp ne yapacağını bilemeden şehre giden 16 yaşındaki bu şahane uyumsuz, şahane alaycı ve yaşının epeyce üzerinde yetişkin çocuk gerçekten de bendim. Holden, bana hiç adını koymadan, koymaya tenezzül dahi etmeden - dünyada yapmazdı böyle bir şey, çünkü duygusallıktan ve "bütün o David Copperfield saçmalığından nefret eder"di- "ben buradayım," demişti, "aynen senin gibiyim, işte böyle..."
Catcher...'ı (ona bir tek Adnan Benk'in Fransızcadan yaptığı çevirideki
Gönülçelen adını yakıştırıyorum, katiyen gönül mönül de çelmeye niyetli olmadığı halde) 15 ila 18 yaşları arasında okumak gerekir. 14 erkendir, 18'in ilk günleri geç. Ama çocuk kitabı da değildir
Catcher...! Okur kendisi keşfetmeli onu. Keşfetti keşfetti, keşfedemediyse vuslat başka bir hayata, başka bir gezegene, hatta ne bileyim başka bir 'paralel evren'e filan. Holden, her yerde, her çağda, her ülkede, muhtemelen kitap okuyan, son derece kendine ait bir dünyası olan, dışarıdaki dünyadan hiç mi hiç hoşnut olmayan ergen çocuğun ruhuna, kovboy filmlerinde ineklerin kıçına vurulan kızgın damga gibi vurulur ve orada yıllarca, yıllarca kalır.
CENTRAL PARK'DAKİ HAVUZ
Benim için de öyle oldu. "Central Park'daki havuz donunca ördekler nereye gider?"di gerçekten, Holden'in aldığı o neşeli plağı yıllarca aradım, Holden gibi gece vakti ziyaret edebileceğim bir küçük kızkardeşim olsaydı ne iyi olurdu (sonra oldu gibi de oldu ama yaşları tutturamadık),
Catcher in the Rye şarkısını her duyduğumda o benim için herhangi bir şarkı değildir artık, Holden'in de duyduğu şarkıdır. J. D. Salinger mi? Ha, Holden'i yazan adam. Çok az sayıdaki fotoğrafında görülen o muzip yüz ifadesinden 'olayı bildiği'ni anladım her zaman. Holden'i, beni, her şeyi... Biliyor olmalıydı. Yoksa yazamazdı. Bu fotoğraflarda garip biçimde esmer, kalın dudaklıdır ve Türk aile albümlerinden birinde bir dayı ya da enişte olarak karşınıza çıksa yeridir. Zaten öbür romanlarında öyle tipler de vardır. Doğrusu öbür romanlara giremedim, Holden'i yazan adam nasıl olur da böyle akraba-yı taallukatlı romanlar yazabilirdi hissini hiç üzerimden atamadım. Benim kabahatim. Ama o fotoğrafdaki yüz, galiba
Açık Görüşme hikâyemin kahramanı olan yazarın fotoğraflarını 'yaparken' araya bir yere sızdı, kaldı orada. Öte yandan, hayat boyu basından kaçması, fotoğrafını çekmeye kalkışan birine saldırdığı o meşhur fotoğraf, bunları çok severim. Tam Holden'lik hareketler. Oğlunun yakışıklı bir aktör olması ve/ama saçmasapan aksiyon filmlerinde oynaması da ona çok uygun. Film sevmez Holden. Küçümser daha doğrusu. Ama Holden'dan bize kalan esaslı ne vardır diyecek olursanız, size gene de Wes Anderson'un bütün filmleri derim,
Rushmore,
Tenenbaum Ailesi,
Sudaki Hayat,
Darjeeling Şirketi... Eminim ki Wes Anderson bir Holden hayranı; tabii öteki, aileli romanların da... Türkçe'deyse Adnan Benk'in çevisinden başka Tomris Uyar'ın güzel çevirisiyle
Muz Balığı İçin Bulunmaz Bir Gün hikâyesi kaldı geriye. Bulun okuyun.
Amerikan Hikâyeleri Antolojisi gibi bir şeyde var. Holden'i attım üzerimden tabii neticede. Onun hep kenarında durduğu o 'akış'a karıştım. Yaşanmaz o kezzap gibi farkındalıkla. Bakmayın alaycılık konusundaki şöhretime, Holden'la karşılaştırıldığında melek gibiyimdir. Ama bugün bile, Holden'i, gece vakti okuldan kaçıp trene atlayıp şehre giden o çocuğu hatırladıkça içimde bir yer sızlar. Şarkı sözü gibi oldu ama öyle
gerçekten, elden ne gelir?