1988'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan Necib Mahfuz, dünya çapında öneme sahip bir Mısırlı yazar. Tüm dünyada tanınmasına yol açan Kahire Üçlemesi, onun yazarlıgının ilk dönemini olusturan 'gerçekçilik' akımının etkisinde olsa da, 1959 sonrasında romanları daha felsefi ve psikolojik boyutlara erismis, bunun için de bol bol sembolizm ve alegori kullanmıs. Mahfuz'un son dönemlerinde yazdıgı eserler ise daha deneysel. Dügün Evi de onun yazarlıgının son altın dönemine ait; 1981'de yazdıgı kısa bir roman, bir tür novella. Kitap, Tolstoy'un Anna Karenina'sının en az kendi kadar ünlü, o ilk cümlesini anımsatan bir hikâyeye sahip; "Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzlugu vardır." Kısaca bir aile trajedisi olarak özetleyebilecegimiz Dügün Evi, anlatım teknigi olarak William Faulkner'ın Ses ve Öfke'sinin yolunda ilerliyor. Aynı oradaki gibi bir ailenin hikâyesini, dört ayrı anlatıcının bakıs açısıyla, çogul anlatı teknigi ve bilinç akısı metoduyla anlatıyor. Ancak onun esinlendigi tek yazar Faulkner degil. Romanın basında yer alan Mahfuz'a dair bilgilendirici 'Giris' bölümünden sunları ögreniyoruz örnegin: "Tüm roman yazarları, kendilerinden önceki yazarların ögrencisi sayılırlar. Arap dünyasında roman genç bir türdür ve Mahfuz, zorunlu olarak Arap olmayan çok sayıda yazarın eserini özümsemistir. Kendi ifadesine göre, bu yazarların baslıcaları, tümünü Fransızca'dan okudugu Flaubert, Balzac, Zola, Camus, Tolstoy ve Dostoyevski'dir. Belki üzerindeki en önemli Batılı etki, Proust'unkidir."
EN ÖNEMLI MESELESI ZAMAN
Proust'tan etkilenen her yazar gibi Necib Mahfuz'un en önemli meselelerinden biri de 'zaman' olmus dogal olarak. Bunu yalnızca Giris bölümünden ögrenmekle kalmıyoruz, anlatılan öyküde de birebir gözlemliyoruz. Mahfuz, Dügün Evi'nde bir tiyatro ve onun çalısanları etrafında gelisen, modern bir yasama dair bir öykü anlatıyor. Sahnelenmek üzere olan bir oyunun provaları yapılmaktadır. Oyunun yazarı olan Abbas, yasamı boyunca arzuladıgı seyi nihayet gerçeklestirmis ve çok basarılı olacagı, daha oynanmadan bile belli olan bir oyun yazmıstır. Tiyatronun yapımcısı da bu durumdan çok memnundur çünkü otobiyografik ögeler tasıyan bu oyun pek çok skandala da gebedir. Bu her bakımdan cüretkâr oyunda anlatılan ise Abbas, aynı zamanda tiyatronun eski çalısanları olan annesi Halime, babası Kerem Yunus ve yine tiyatronun basrol oyuncusu olan Tarık'ın gerçek hikâyesidir aslında. Abbas, küçük bir çocukken anne ve babasıyla mutlu bir ailedirler. Ancak tiyatroda suflör olan Kerem Yunus, evlerinde kiracı olan Tarık'a uyup iflah olmaz bir afyon bagımlısına dönüsünce, aile de mutlu günlerine veda etmis ve afyon nedeniyle para sıkıntısı çeken Kerem Yunus, evi bir tür geneleve, bir sefahat evine dönüstürmeye karar vermis, kendisi de neredeyse canavar bir kimlige bürünmüstür.
FARKLI ANLATICILAR
Biz tüm bu olanları ilk bölümde Tarık'ın, ikinci bölümde Kerem Yunus'un, üçüncü bölümde Halime'nin ve son bölümde nihayet tüm gerçekleri (mi acaba?) Abbas'ın bakıs açısından, geçmisle bugün arasında gidip gelerek ögreniriz. Her karakter bize yeni bir bilginin yanı sıra yeni bir kusku da armagan eder. Zamanın içinde sürekli gelis gidislerle ilerleyen Dügün Evi, bu yogun bilinç akısı teknigi nedeniyle biraz zor bir okuma deneyimi yasatıyor. En azından, anlatıcıdan ve anlatılanlardan kopmamak için kitabı okumayı ara vermeden sürdürmeniz gerekiyor. Ancak bir yandan da hikâye öylesine sürükleyici ve merak uyandıran bir yapıya sahip ki zaten siz de dogal olarak kitabı elinizden bırakamıyorsunuz. Necip Mahfuz, fazlalıklardan arındırılmıs sade anlatımı ve zarif diliyle sizi hikâyenin içlerine çekip, sonuna dek elinde tutmayı basarıyor.