Murat Gülsoy, yeni romanı Karanlıgın Aynasında'da, daha önceki yapıtlarında oldugu gibi, bir kez daha romandaki gerçekligin pesine düsüyor. Esas olarak romanın kendi kendisi üstüne konusmaya baslamasını, sonsuz bir döngü yaratmayı amaçlayan Gülsoy, bunu kurmak için de ilk basta son derece klasik bir ask hikâyesi görünümünde baslıyor romanına. Hikâye, bir hastanenin acil servisinde nöbetçi doktor Orhan ile geçirdigi bir panik atak krizi nedeniyle acile gelen tiyatro oyuncusu Ece'nin birbirlerine ilk görüste (ve hatta birbirlerini görmeden!) âsık olmalarıyla baslıyor. Tuhaf bir tanısıklık, bir tür deja vu duygusu da içeren bu askla, doktorumuz neredeyse kanat takıp uçarken, bir yandan da Ece ve onun bohem arkadasları aracılıgıyla hiç tanımadıgı, renkli bir dünyaya adım atıyor. Oysa Ece'yi tanımadan önce son derece sıradan bir hayatı vardır Orhan'ın. Babasını ve ikizi amcasını yıllar önce bir trafik kazasında, kısa bir süre sonra da annesini kaybetmistir. Hayattaki tek yakınları ona amcasından yadigar kalan yengesi ve tüm hayatını evde geçiren sizofren kuzeni Sarp'tır. Sürekli hayaller içinde yasayan Sarp, bir yandan da hep bir seyler yazar defterlerine. Öte yandan Ece'nin de çok acıklı bir geçmisi vardır. Babasını hiç tanımayan Ece'nin, annesi de para kazanmak için eski bir köskte yasayan, zengin ve çok yaslı bir kadının bakımını üstlenmistir. Tüm genç kızlıgını o evde geçiren Ece, baba özlemini ise yaslı kadının yurt dısında yasayan ve ara sıra ziyarete gelen ogluyla gidermeye çalısmıstır bir anlamda. Asi bir ergenlik dönemi geçiren Ece, annesinin ölümünün ardından durulmus ve kendini tiyatroya adamıstır artık. Bu iki kimsesiz ve yalnız insan aradıkları sevgi ve tutkuyu birbirlerinde bulurlar. Ancak bir gün Ece'nin beklenmedik bir biçimde kaybolmasıyla hem hikayenin gidisatı hem de gerçeklik duygusu yön degistirir. Romanın ortasındaki bu kırılma noktasının ardından yazar Gülsoy, kahramanı Orhan'ın yanı sıra bizleri de bambaska, tekinsiz bir dünyaya sokar. Orhan'ın hem kaybettigi Ece'yi hem de gerçeklik duygusunu yeniden bulması için tek çaresi her seyi yeni bastan romanın içinde aramasıdır. Bu fikri de ona hikayenin içinde önemi gittikçe artmaya baslayan ve "hepimiz bir romanın içindeyiz," diyen Sarp vermistir ona. Bu noktadan sonra yasanılan her seyi maketler aracılıgıyla yeni bastan yaratıp anlamaya çalısan Orhan'ın, hızla hayal alemine geçtigini ve deliligin ince çizgisinde dolanmaya basladıgını görürüz. Aklımızı kurcalayan bir diger soru da romanın asıl kahramanının kimligi olmaya baslar. Orhan mı? Ece mi? Yoksa Sarp mı? Orhan'ın bir noktada Ece'ye dönüsmesi, Ece'nin varlıgını sorgulamamıza neden olurken, aynı soruyu Sarp için de sorabiliriz. Yoksa Orhan ve Sarp aynı kisi midir? Hatta yazar basarıyla Ece ve yenge karakterlerinin bile birbirlerinin yansıması olup olmadıgını sorgulatır bize. Yengeyle, Ece'nin evinin ikizlikleri kuskuları daha da artırır. Giderek kayganlasan bir zemin üstünde, görüntüleri karsılıklı yansıtarak sonsuzlastıran aynalarla dolu bir koridorda ilerlerken Orhan da, biz de, tüm gerçeklerin aydınlanacagı sona dogru soluk soluga kosarız. Ama o son da, yalnızca yeni sorular çıkarır karsımıza.
USTALIKLI VE ZEKICE
Gerçekligin sürekli sekil degistirdigi, son derece ustalıklı ve zeki bir biçimde kurgulanmıs Karanlıgın Aynasında romanında, referans noktalarımız ve ona baglı olarak algılarımız degistikçe zaman ve mekân kavramları da yer degistirmeye baslıyor. Iki boyutlu gibi baslayan hikaye giderek boyut degistiriyor, dönüp duran bir döngü içinde sonsuzluga dogru düsüyor, üst üste biniyor. Anlamlar her okuyusta yer degistiriyor, farklı okumalara açılım yapıyor. Bu okuyucuyu rahatsız eden onu sürekli düsünmeye tesvik eden hikayenin en ilginç yanlarından biri de Orhan, Ece ve Sarp karakterlerinden her birini merkeze yerlestirdiginizde bambaska sonuçlarla karsılasıyor olmanız. Her dönüsünde farklı bir desen gösteren çiçek dürbünleri gibi bu hikayenin kurgusu da her dönüsünde farklı algılar seriyor önümüze. Hikâye her ne kadar, birinci tekil sahıs olarak Orhan'ın agzından anlatılıyor olsa da onun sesini hiç duymuyoruz. Diger karakterler bol bol konusurken, o hep sessiz kalmayı tercih ediyor. Sessiz kalsa da varlıgını hissettiren biri daha var romanda. O da bu romanın yazarı! Zaten basta Sarp olmak üzere Sarp ve Orhan da onun varlıgını hissedip, bu konuda aralarında fikirler yürütüyorlar zaman zaman.
AYNALAR ÇOK ÖNEMLI
Ayna metaforunun çok yogun kullanıldıgı ve neredeyse kurgunun bel kemigini olusturdugu Karanlıgın Aynasında'da, ikizlesme ve labirent metaforlarıyla da sık sık karsılasıyoruz. Karanlıgın Aynasında'nın bir özelligi daha var. O da kendisinden bir önce gelen 602. Gece adlı inceleme kitabında Gürsoy'un teorik olarak üstünde durdugu sanat ve edebiyat kuramlarının bir anlamda pratige dönüsmüs hali olması. Gürsoy'un kapsamlı bir sekilde anlattıgı; 'yazıda sonsuzluk döngüsü' ya da benzer motifler, bunun resimdeki karsılıgı olan Velasquez'in Las Meninas ve Escher'in Görecelik adlı eserleri, ayna, labirent, ikizlik gibi metaforlar, yine Tanpınar, Atay ve Pamuk'taki ortak modernist izler hep bu romanda karsılıgını buluyor. Bir anlamda Karanlıgın Aynasında ve 602. Gece de sonsuza dek birbirini yansıtan birer ayna görevini görüyor. Sonuç olarak Karanlıgın Aynasında' nın ipuçlarını kovalamak için 602. Gece'yi de birlikte okumakta sonsuz fayda var.
Karanlığın Aynasında, Murat Gülsoy, Can Yayınları, 238 s., 14 TL