"Romanlar, öyküler klasik realist anlatımda ne yapıyor? Sanki çok düzenli bir gerçeklik varmış gibi bir vizyon yaratıyor. Her şeyi yerli yerine koyuyor ve biz de realist bir romanı okuyup bitirdiğimiz zaman, 'Dünya, gerçeklik böyle düzgün bir şey işte, bizim hayatımız gibi karmakarışık değil,' diye düşünüyoruz. Ve realist sanatın o düzgünlüğüne bakarak kendi hayatımızı da düzeltmeye çalışıyoruz aslında, sanki onu da düzgün bir hikayeymiş gibi... Halbuki hayat çok karışık, düşüncelerimiz, duygularımız çok karışık. 'Edebiyat, sanat, işte bu karışıklığı gözler önüne serebilir mi, bunu gündeme getirebilir mi?' ben bunu anlatmaya çalıştım. Hikaye bir süre sonra bir bulanıklık yaratıp, en sonunda da gittikçe çözümsüz bir yere doğru gidiyor. Bir de son satırına kadar, herhangi bir yerinde kestiğinizde başka şeyler düşüneceksiniz ama son satırıyla birlikte başka bir noktaya gidecek. O yüzden sonuna kadar okunmadan da, onun üzerine bir şey söyleyemiyorum. Tabii bu bir delilik mi, gerçeküstü bir durum mu, gerçekten o adamın başına gelen olaylar mı? Bütün bunları sorgulatan bir tarafı var ama bir yandan da bizim gerçek hayatta içine düştüğümüz bazı bulanık durumları hatırlatsın, çağrıştırsın da istiyor... Klasik aşk romanlarında kadın ve erkeğin rolleri birbirinden ayrıdır, bir araya geldiklerinde ise bir bütünleşme yaşanır ve bundan bir aşk şeması çıkar. Ben bu romanda biraz bunun dışına çıkıp, cinsiyet rollerinin üzerinden de bir daha geçtim. Yani erkeğin de, kadının da sınırlarının birbirinin içinde erimesini denemek istedim.
Karanlığın Aynası'nın okura da bir ayna olmasını arzu ederim. Onu okurken ya da okuduktan sonra öyle bir dehşeti hissetmesini, ne kadar akıllıyım ya da hayatımda ne kadar akıl dışına yaklaştığım anlar oldu, olacak, oluyor diye düşünmesini..."