Nehrin kenarına postunu serdiğinden beri Ertuğrul Özkök ne zaman eğilip akarsudaki aksine bakacak ve kendisiyle yüzleşecek diye merak edenlerdenim. Geçtiğimiz ay yayımlanan
Tuhaf kitabı bu merakımı tatmin etmekten çok uzak. Kitapta, üzerinde muhayyel 'Tinkerbell'lerin uçuştuğu iskele mabedini içine çekip yok eden durgun suyun ruhunun mazgallarında biriktirdiklerini toprağa boşaltmakla meşgul bir Ertuğrul Özkök portresi görüyorum. Üslup sahibi, yani muharrir bir gazeteci olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koyarken 'klişe'ler üretmek ve kullanmaktaki maharetini bir kez daha ispatlıyor. Hepsi bu kadar değil elbette. Ertuğrul Özkök kelimenin gücünü bilenlerden... Kitabına başlık olarak tuhaf kelimesini seçmesi bile bunu göstermeye yeter. Tartışma da burada başlıyor. Kimi hikâyelerde tuhaf, absürd bir anlam kazanıyor, kimilerinde fantastik. Kimilerinde gizemle hurafe birbirine karışıyor. Entelektüellerimiz modernizmin küçük hikâyelerden ve istatistiklerden büyük anlatılar çıkarma hastalığından kendilerini kurtaramadı. Yine onlar, postmodernizmin temel hikâyeleri ve önemli soruları birbirleriyle ilgisiz küçük esprilere dönüştürme büyüsüne kolaylıkla kendilerini kaptırdılar. 'Tuhaf' kitap bu iki arızayla birden malul. Kitabın bütününe yayılan iki metaforda da bunu hissetmek mümkün: Yolda olmak ve bulmak endişesi olmaksızın aramak. Katılıyorum: Yol bir yere gitmez fakat ulaşır. Çünkü yol, bizim adımlarımızla yapmaya çalıştığımız şeyi varlığıyla yapmaktadır. Ve yine Ertuğrul Özkök bilmektedir ki bulmak için önce kaybetmek gerekir ve kaybetmek, cesaret gerektirir.
POSTMODERN ŞEYHLİĞE SOYUNMASA...
Kitap, Özkök'ün ruh dünyasının karmaşıklığını, duygularının muğlaklığını aksettirmesi bakımından 'tuhaf' ki biz Özkök'ü bu yüzden sevenlerdeniz. Özkök'ün amatör bir tarihçi, bir antropolog, bir bilim adamı olmaya heves etmesi ilgimizi çekmiyor. Biz onun tarikatına kimseyi kabul etmeyen egoizminin arkasına gizlenen sevimli bencilliğini seviyoruz. Biz, en sıradan mevzuları bile kendince giriftleştirerek çocuksu şaşırtmacalar oynamaya bayılan 'tavşan kardeş Ertuğrul'a bayılıyoruz. Hevesli bir aşçı olarak tropikal iklimlerden derlediği malzemeleri üstün körü karıştırarak pişirdiği türlüden egzotik bir lezzet alıyoruz. Fakat konu klişelere geldiğinde aynı Özkök'ün sahte bir bilgeliğe, bir postmodern zamanlar şeyhliğine soyunması bizi çarpmıyor. Kitapta bulmakta zorlandığımız bugüne dair sözler yerine, Hallac'ın başına ve bütün uzuvlarına mal olan Enel Hak'kını diline dolaması Özkök'ü bizim gözümüzde Hallac'ın kahramanlığına ulaştırmıyor. Bu yüzden iddia ediyoruz ki hakkında yapılacak psiko-analitik bir tahlil, en az kitabın kendisi kadar ilgi çekici olacaktır.
BİR REKLAMCILIK HARİKASI '
Legoland'inin kapılarını biz yeni çocuklara açtığı ve legolarına dokunmamıza izin verdiği için kendisine minnettarız. Fakat yıllar yılı binbir emekle biriktirdiği bu oyuncaklarla nasıl oynamamız gerektiğini bize anlatmasına katlanamıyoruz. Zannediyorum aramızdan birilerinin çok geç olmadan Özkök'e Pink Floyd'un meşhur
Another Brick in the Wall şarkısını ve özellikle onun 'dark sarcasm' ile alakalı satırını hatırlatması gerekecek. Özkök'ün ömrünü hasretmekle övündüğü 'tabuları yıkmak' davası için hurafelere bulaşmak yahut aynı dili kullanmak şart olmasa gerek. Rakamların dilinden anlamak için hurufi olmak da. Üzülerek ifade etmek zorundayım ki Özkök'ün girişten alınan arka kapak yazısındaki abartılı ve iddialı 'kayıtsız şartsız iman' talebine konu olacak şeyleri kitapta bulmakta ve bu dogmaların düşüncelerimi nasıl değiştirmesi gerektiğini anlamakta zorlandım. Kitabı okuyup bitirmek iddia edildiği gibi geride bir harabe bırakmıyor; olsa olsa tatlı bir tebessüm. Sayfalardan herhangi bir 'hakikat'e kapı aralanmıyor; belki üstgerçekçi bir tad.
Tuhaf'ı elimden bırakmadan, "Her şey şöyle başlamıştı," diye başlayan hikâyeleri bir solukta ve zevkle okudum ama bu bir okuma ve dinleme zevkiydi.
Tuhaf bir reklamcılık harikası olarak kitaplığımdaki yerini alacak ve zaman zaman hakkında düşüneceğim. Ruhun ağırlığıyla ve insan yaşamının sınırlarıyla alakalı dedikoduları Özkök'ün kaleminden okumak bana, anlamaya çalışma zevki vermeyecek. Aksine satır aralarında kendi ruhunun ağırlığını gizlemeye çalışan hınzır bir gülümseme sezeceğim. Bilinçaltının gizli dehlizlerinde dolaşırken göz feneriyle aydınlatmaya çalıştığı ruh duvarlarındaki yazının hangi niteliklere sahip bir samurayın kaderi olduğunu düşünüp düşünmediğini merak edeceğim. Özkök'ün bizleri avuçlarında muma döndürdüğünü iddia ettiği şehvet olarak adlandırabileceğimiz güdüyle alakalı bir soru daha var zihnimi kurcalayacak; 'Sen, ön sıradaki yurttaş, ayağa kalk' bölümünü bitirdikten sonra dakikalarca üzerinde düşündüğüm. Sayın Özkök, siz acaba hangisi oldunuz; Marquis de Sade mı, yurttaş Sade mı?
Tuhaf Ertuğrul Özkök Doğan Kitap, 244 s., 16 TL