Jeanette Winterson için söylenebilecek ilk söz kesinlikle ilginç bir yazar olduğu... Kurgusu, biçimi, dili ve konusuyla kolay kolay kategorize edilemeyecek tarzda eserler ortaya koyuyor, cüretkâr bir biçimde yeni olanı deniyor. Ancak bunu yaparken de zorlamadan uzak kalmayı başarıyor. Kendi doğal ve özgün tarzını bulmayı beceriyor. Mitolojiden çocuk romanına dek farklı türlerde kalem oynatan Winterson'ı, en son yine Turkuvaz Kitap'tan çıkan
Atlas'ın Yükü adlı romanıyla tanıyıp, sevmiştik.
Fener Bekçisi, yine farklı tür ve tarzların arasında geçiş yaptığı dikkat çekici ve orijinal bir roman. Bir peri masalı, Dali tablosu ya da Tim Burton filminden fırlamış bir atmosferde açılışını yapan
Fener Bekçisi, bizi öncelikle annesiyle birlikte bir yara asılı, eğimli duran bir evde yaşayan 10 yaşında küçük bir kızla tanıştırıyor. Kahramanımız Silver, babasını hiç tanımamıştır çünkü o, denizden gelip ona dönen bir balıkçı tayfasıdır. Silver, bir gün annesini de yitirince ona tek sahip çıkan yaşadıkları kasaba Salts'ın tarihi Cape Wrath fenerinin bekçisi olan yaşlı Pew olur. Küçük kız artık onunla yaşayacak, bir yandan da fenerciliği öğrenecektir. Pew, ona yalnızca hiç tatmadığı sevgiyi vermekle kalmaz, onu yepyeni bir dünyayla da tanıştırır, hikâyelerin olağanüstü ve sihirli dünyasıyla... Ona her fenerin bir hikâyesi olduğuna ve fener bekçilerinin de dünyanın en iyi hikâyecileri olduğunu öğretir. Dünyayı Pew'in hikâyelerinden öğrenen Silver, özellikle fenerin kurucusu Josiah Dark'ın oğlu Babil Dark'ın hikâyesine ilgi duyar. Bu noktadan sonra biz de Silver'ın hikayesine paralel olarak Babil Dark'ın hikâyesini de dinlemeye başlarız. Silver, aşkı Babil Dark'ın hüzünlü öyküsünden öğrenerek büyürken, gün gelir Pew ve fenerden ayrılmak zorunda kalır. Bu noktadan sonra yazar Winterson da adeta başka bir romana sıçrar ve bize kitap ya da kuş gibi hırsızlıklar yapan genç bir kız olan Silver'ın hikâyesini anlatmaya başlar. Romanın sonlarına doğru ise bir diğer sıçrayışla artık bir erişkin olan Silver'ın, bir Yunan adasında aşkı bulmasını yine şiirsel bir dille anlatır. Son bölüm ise Silver'ın sevgili fenerine yaptığı son ziyareti anlatır. Demiştim, Jeannette Winterson ilginç bir yazar. Okuyucusunu farklı türler ve hikâyeler arasında hafif sıçrayışlarla dolaştırırken dilindeki şiirselliği de hiç kaybetmiyor. Hemen her satırda bir başka anlam seziyor ve bu çok katmanlı romanın hikayelerindeki mana kırıntılarını kaçırmamak için sürekli olarak uyanık kalmaya gayret ediyorsunuz. Romanın bir anlamda ana kahramanı olan heybetli deniz feneri ise bölünerek çoğalan çok sayıda metafora kaynaklık ediyor. Kendi ışık kaynağı olsa da içi karanlık deniz feneriyle, ruhu aydınlık ve karanlık arasında gidip gelen Babil Dark, gözleri kör ve görünürdeki dünyası karanlık olsa da içinde binlerce hikaye ve aydınlık barındıran Pew ve yansıttığı ışıkla sürekli parlayan Silver yani Gümüş karakterleri kimi zaman iç içe geçerek kimi zaman da paralellikler yaratarak bu tuhaf ve güzel hikâyeyi biçimlendiriyor. Onun en güçlü ve vurucu yanı ise kuşkusuz şiirsel dili. "Karanlık bir varlıktı. Onun içinde görmeyi öğrendim, onu görmeyi öğrendim ve kendi karanlığımı görmeyi öğrendim," ya da "İki Atlantik vardı; biri deniz fenerinin dışında, biri içimde. Benim içimdekinde yol gösterecek bir fener yoktu," gibi nefis cümlelerle aydınlık-karanlık kavramı ile insan ruhu arasında metaforik köprüler kurmayı başarıyor. "Her deniz feneri karanlığın içinde tanıdık bir noktadır," tıpkı kendi ruhumuzun karanlığını aydınlatan aydınlık ruhlu insanlar ya da hikâyeler gibi...
Fener Bekçisi Jeanette Winterson, Çeviren: Zarife Biliz, Turkuvaz Kitap, 200 s., 15 TL