Son 10 yılın en büyük rock topluluklarını düşündüğünüzde Coldplay, aklınıza gelen ilk değilse de, sonraki birkaç isimden biri olur. Bu onların yaptığı müziği ne kadar sevdiğinizden bağımsız bir şeydir. Ama vokalistleri Chris Martin, dışarıdan bakıldığında bu büyüklükteki bir rock topluluğu için -müziği dışında- hayli 'sıradan' bir portre çiziyor. U2'dan Bono gibi dünyayı 'kendince' radikal bir biçimde değiştirmeye çalışmıyor. Ya da Radiohead'den Thom Yorke gibi, bir müzikal devrimin gizli liderliğini de sürdürmüyor. Muse'un Matt Bellamy'si gibi uyuşturucu ve kadınlar arasında geçen 'klişe' bir rock n' roll hayatı da yaşamıyor. Günümüzdeki en bilindik ve en sivri rock figürleri bunlar. Chris Martin, onların arasında daha uysal, sade, hani biraz da erken olgunlaşmış bir aile babası gibi görünüyor. İki çocuğunun annesi olan Gwyneth Paltrow'la, henüz 26 yaşındayken yaptığı evlilik de, aslında günümüz rock n' roll dünyasıyla pek de bağdaştıramadığımız, erken gelen bu durağan seçimlerin bir başkası. Müzik dışında bir şeyle anılmayı pek de istemiyor. Bu yüzden hayatla ilgili -politik ya da değil- bir sorunu olduğunda, kör göze parmak sokmuyor. Derdini şarkıların içine narince yerleştiriyor. Yaptığı müzik keşfedilmemiş sularda gezinmiyor, yarını şekillendirmiyor. Ama bugünün hikayelerini herkesin kavrayabileceği haliyle anlatıyor. Hikaye anlatıcılığı son zamanlarda çok fazla örnek aldığı Springsteen ya da Dylan gibi vurucu değil elbette. Bundan 30 sene sonra onlar gibi ikonlaştırılır mı bilinmez, ama Gywneth Paltrow'a göre o günümüz müziğinin Picasso'su.
2012'DE TÜRKİYE'YE Mİ GELİYORLAR?
İşte o müzikal yolculuğun, son ürünü olan
Mylo Xyloto geçtiğimiz hafta yayınlandı. Aslında önceki Coldplay albümlerine oranla farklı bir içerik barındırmıyor. 'Stadyum rockn roll'u' diye tabir edebileceğimiz, geniş kitlelere hitap eden, güçlü, sahiplenilmesi kolay, kulak tırmalamayan şarkılar bunlar. Elbette üzerinde durup düşündüğünüzde, sadece bir fon müziği olmaktan öteye geçiyorlar. Bir önceki Coldplay albümü
Viva La Vida or Death and All His Friends'in aksine bu daha az politik bir albüm. Ama Chris Martin'in duygularının tezahürünün yanı sıra onun ideolojisinden, toplumsal olaylara bakış açısından da nasiplenmiş.
Mylo Xyloto, aşka odaklanan konsept bir albüm. O aşksa, Münih'deki Beyaz Gül hareketinden esinlenilmiş. 1940'larda, Hitler'in Nazi rejimine karşı direniş gösteren, sonrasında da idam edilen üyelerinden... Chris Martin eskiye oranla daha açık bir dille, direkt konuşsa da Bono, Thom Yorke gibi ağabeylerinin yanında hâlâ dolaylı bir anlatıma sahip. Bu albümse aslında tam da bu yüzden hem müzikal, hem de şarkı sözü açısından biraz arada kalıyor. Coldplay'in en iyi çalışması olmadığı aşikar. Rihanna düeti, Sigur Ros sample'ları da bir yere kadar taşıyabiliyor albümü. Yine de dinlemekten keyif alıyorsunuz. Aslında böyle devasa grupların gerçek değeri büyük konserlerde, canlı izlediğinizde anlaşılıyor. Ben bu sene, 170 bin kişiyle beraber Glastonbury'de izledikten sonra aylarca Coldplay'in etkisinden kurtulamamıştım. Abarttığımı düşünürken geçenlerde Chris Martin'in bir röportajında "Glastonbury bizim kutsal şehrimizdir. Tüm şarkılarımızı aslında orası için yapıyoruz," dediğini duydum. Küçük-büyük grup ayrımını sahnede gördükten sonra yapabiliyorsunuz. Bu vesileyle, bir organizasyon şirketinin 2012 yılında Coldplay'i Türkiye'ye getirmek için büyük çaba sarf ettiğini de açıklamış olayım. Öncesinde de dersinize iyi çalışıp
Mylo Xyloto'yu dinleyin. Belki İstanbul'da hep birlikte söyleme fırsatı buluruz...
DİNLEYİN, PİŞMAN OLMAZSINIZ: BAKİ DUYARLAR
Türkiye'de yeni nesil, caz müziğe ciddi şekilde ilgi duyuyor. Son yıllarda bizim topraklarımızda yetişen birçok yetenekli caz müzisyeni sıklıkla karşımıza çıkmaya başladı. Ama bir kuşak önceki isimler de hâlâ yollarına devam ediyor. Caz piyanisti Baki Duyarlar da bunlardan biri. 1967 doğumlu olmasına rağmen ilk albümü hayli geç, bu sene içerisinde yayınlamıştı. Ama ikinci albümü
Colors, ilkinin hemen ardından geldi. Besteciliğiyle öne çıkan Baki Duyarlar'ın aslında Bülent Ortaçgil gibi birçok ismin şarkılarına katkısı var. Yeni albümü
Colors'da ise kendi şarkılarına yer veriyor. Üç farklı müzisyen
-Stanislav Mitrovic, Eric Calmes ve Enrique Firpi- de ona eşlik ediyor. Duyarlar'ın 'smooth caz' tadındaki albümü yumuşak melodilerle, hafif dokunuşlarla ilerliyor. Dinleyin. Pişman olmazsınız.
İYİ ÖYKÜ, KÖTÜ MÜZİK: LOU REED & METALLICA
Ahlaki değerlere ve toplumun cinsellik anlayışına meydan okuyan bir oyun yazmak cesaret ister. Alman dışavurumcu Frank Wedekind, günümüzde
Lulu diye anılan iki oyunuyla, yaklaşık 100 sene önce bunu yapmış. İnsanlardan da ciddi şekilde tepki almış. Aradan zaman geçip de, oyunları farklı şekilde değerlendirilmeye başlanınca da,
Lulu hikayelerinden bir sessiz film ve bir opera doğmuş. Aslında hikaye çok güzel. Elbette şarkıları da olsa güzel olurdu. İşte Lou Reed ve Metallica bu hikayelerden yola çıkarak konsept bir albüm için şarkılar besteledi. Ya da bestelemeye çalıştı desek daha iyi olur. Çünkü ne Lou Reed'in ne de Metallica'nın kariyerinde
Lulu'dakiler kadar kötü işler yok. Öyle ki, sanki hayatında hiç müzikle uğraşmayan beş kişiyi toplayıp, bir de onları zil zurna sarhoş edip, "Hadi çalın abi!" deyip, albüm kaydetmişsiniz gibi bir hava var. Lou Reed'se zaten vokal yapmıyor. Sadece konuşuyor. Yıllar sonra çıkıp bu albüm için "Sizlere bir şaka yaptık," diyeceklerini ümit ediyorum. Zira bu kalibredeki müzisyenlerin ortaya koydukları bu işi ciddiye almak mümkün değil.