Yaşamını 1978'de gittiği Paris'te sürdüren Selçuk Demirel'in yedi yıllık aradan sonra İstanbul'daki ilk sergisi bugün Galeri Nev'de açılıyor. 'Yüzde Yüz' adı altında 50'den fazla desenin buluştuğu sergi, yine rengârenk ve yine kelimelerle ifadesi zor. Yine de Demirel ilk olarak serginin başlığını, 'Yüzde Yüz' isminin hikâyesini şöyle anlatıyor: "Yüzleşmek, yüz yüze gelmek... 'Yüzde Yüz', serginin biraz 'mantra'sı gibi bir şey. Ne sergileyeceğimden önce, serginin adı dilime dolanmıştı. Biraz serginin başlangıç noktası da denilebilir. Sergiye dönük yapılmış birçok çalışmanın yanı sıra daha eskilerden de desenler var."
ZAMAN BİZE DANIŞMIYOR
Peki neden yeni bir sergi için yedi yıl beklemişti? Bu soruyu da şöyle yanıtlıyor Demirel: "Desenlerimi sergilemek için aslında yedi yıl beklemedim. Zaman geçerken bize danışmıyor. Bazen günlük koşuşturma, çalışma içinde farkına bile varmıyoruz zamanın. Düşündüğümde, yedi yıl gerçekten uzun bir zaman. Bu süre içerisinde hayatımda çok büyük değişiklikler oldu. En yakınlarımı yitirdim. En az 15 kere Türkiye'ye gelip gittim. Başka birçok ülkeye yolculuklar ettim. Avrupa ve Amerika'da birçok önemli gazete ve dergide çizgilerim basıldı, dokuz tane kitap yayımladım. İlk sergimden (1974) bu yana baktığımda ortalama altı-yedi yılda bir sergi açmışım. Demek ki tutarlılık göstermişim."
Selçuk Demirel'in kafası hep karışık, daima soru sorar halde... Çünkü ona göre "Soru sormak, bir cins düşünmeye çalışmak, belki bir cins teslim olmama biçimi olsa gerek. Her şeyin açıklamasını isteyen çocukların yaptığı gibi..." Buna ek olarak John Berger'ın,
Göz Alabildiğine kitabına yazdığı önsözü tekrarlıyor: "Tarihin tuzaklarını yıkmanın bir yolu da insanların sonu gelmeyen sorularını sormaktır. İşte Selçuk'un karalamaları da sözcük kullanmadan bunu yapıyor."
Demirel'in bazı çizimlerinde insan kendini bu çizimlerin içinde yaşıyor gibi hissediyor... Çizer, kendisi de bunları hissettiğini söylüyor ve "Sergiyi gezenlerin de böyle duygular taşıması beni mutlu ediyor," diyor. Buna ek olarak kimi çizimlerinde ise kendinizi küçük insancıklar arasında bir zavallı kiminde de sanki dünyanın sahibi gibi hissebilirsiniz... Bu ikisi arasındaki farkı şöyle açıklıyor Demirel: "Dünyanın sahibi gibi duranların dünyanın gerçek sahibi olduklarını sanmıyorum. Onlar dünyayı ele geçirmiş olanlar. Diğer küçük insanlar, tek tek savunmasız, birbirleriyle ilgisiz, ilişkisiz... Bu iletişim toplumunun bütün iletişim araçlarına rağmen. Kendilerini büsbütün yalnız hisseden, kırılgan, 'tutunamayanlar' olsa gerek..."