X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Gülenizm'in 'bağımlı' yargısı
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Gülenizm'in 'bağımlı' yargısı

  • Giriş Tarihi: 7.12.2014

Yargı, Gülenistlere karşı kendi iç bağımsızlığını sağlayamadıkça ‘yargı bağımsızlığı’ hamasi bir retorikten ibarettir. Çünkü Gülenizm, bağımsız yargı istemiyor, kendisine bağımlı yargı istiyor. İşte bunu ispatlayan perde arkası bilgiler.

Yakın tarihin, daha önceki bir tarihten ilhamla tekerrür eden en önemli gelişmelerinden biri, belki de birincisi 7 Şubat krizi idi. İttihatçıların 1896'da yeterince güçlendiklerine inandıktan sonra II. Abdülhamid'i darbeyle devirmeye çalışmaları gibi cemaatin devletteki örgütlenmesi de hükümete yönelik ilk darbe girişimi için 7 Şubat 2012'de harekete geçti. Girişim, tıpkı 116 sene önceki gizli cemiyet teşebbüsü gibi başarısızlığa uğradı. 116 yıl önce İttihatçılar sürgüne gönderildiler, 2012'de ise cemaat bürokratları devletten sürülmeye başlandı.

Tarihin kırılma anlarından biri olan 7 Şubat sürecinde halen çok az kişinin bildiği önemli bir olay yaşandı. Türkiye'nin 26. Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Hakan Fidan Özel Yetkili Savcı Sadrettin Sarıkaya tarafından ifadeye çağrılınca bir kamu kurumunun üst düzey yöneticisi bir özel yetkili mahkeme başkanına gitti. Mahkeme başkanı, Poyrazköy gibi kritik davalara bakan Hâkim Vedat Yılmazabdurrahmanoğluidi.
Kamu kurumunun yöneticisi, Yılmazabdurrahmanoğlu'na Sarıkaya'nın Fidan'ı ifadeye çağırmasının ne anlama geldiğini sordu. Yılmazabdurrahmanoğlu, paralel yapının amacını biliyordu. Bu yüzden "Hakan Fidan gelirse tutuklanacak" dedi. Bu, "Gelmesin, gelirse tutuklanacak" mealinde yorumlanacak türden bir uyarıydı aynı zamanda. Kamu kurumunun yöneticisi de, bu alanda deneyimli olduğu için Yılmazabdurrahmanoğlu'nun söylediklerini böyle yorumladı. Zira en son bundan bir ay önce Türkiye'nin 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un tutukluluğuna itirazın değerlendirilmesi için yine aynı mahkeme başkanına gitmiş ve benzer bir cevap almıştı: "Ben başkan olarak ret oyu veririm, ancak iki üye tutukluluğa itirazı reddedecek."

Kamu kurumunun yöneticisinin, mahkeme başkanına gittiğinden 'dönemin Başbakanı' Recep Tayyip Erdoğan'ın da bilgisi vardı. Yöneticiyi, Başbuğ ve Fidan'la ilgili olarak mahkeme başkanına gönderen zaten Erdoğan'dı. Bu önemli ayrıntı, usulsüz telefon dinleme iddiasıyla tutuklanan eski polis şefi Ali Fuat Yılmazer'in "İlker Başbuğ'un tutuklanmasını Başbakan istedi" yönündeki iddiasını çürütür nitelikte.
Erdoğan, tıpkı Fidan gibi Başbuğ'un da tutuklanmasını istemiyordu. Ama yargıdaki cemaat yapılanması Başbakan'a rağmen Başbuğ'u cezaevine koymaya ve orada tutmaya kararlıydı.

USULSÜZ İŞLEMLE DOSYA TRANSFERİ

İlker Başbuğ ve Hakan Fidan dosyasında olduğu gibi gazeteci Nedim Şener ve Ahmet Şık dosyasında da her şey baştan ayarlanmıştı. Yargı, dosyadaki mevcut delillere göre değil, cemaat hiyerarşisindeki emir-komuta zincirine göre karar vermekteydi. Herhangi bir aksilik çıkmasın diye de dosyanın kime düşeceği önceden ayarlanmaktaydı. Ancak Şener ve Şık dosyası cemaatin yargıdaki örgütlenmesinin pek hazzetmediği Savcı Kasım İlimoğlu'na düştü. Tutukluğa itirazı değerlendirecek duruşma savcısı oydu çünkü. Cemaat, İlimoğlu'nun dosyayı itirazın kabulü yönünde bir mütalaa ile mahkemeye gönderebileceğini bildiği için dosyayı sessiz sedasız biçimde ondan aldı. Usulsüz bir yazı ile dosya Savcı Zekeriya Öz'e verildi. İlimoğlu duruşma savcısı iken dosyanın kendisine gelmesini bekliyordu, ancak televizyonda haber izlerken Şener ve Şık'ın tutukluluğuna itirazın reddedildiğini öğrendi. Bunun üzerine Başsavcı Vekili Fikret Seçen'e gitti ve onunla tartıştı. Kasım İlimoğlu, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na (HSYK) Ergenekon soruşturmasındaki usulsüz işlemlerle ilgili olarak kendi de dâhil bütün savcılar hakkında inceleme başlatılmasını talep eden bir dilekçe verdiği için HSYK'dan 'görevi savsaklama' cezası almıştı.

Bütün bunlar, büyük bir 'jüristokrasi vartası' atlatan Türkiye'de cemaatin yerel mahkemelerde çok güçlü olduğu dönemde yaşandı. Ancak devletteki savaş, yargı boyutu ile halen devam ediyor. Bu savaşın en önemli cephesi de şu anda Yargıtay.

Hem Yargıtay Başkanlığı, hem de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı seçimleri Şubat 2015'te yapılacak. Ama öncelikle bu ay Yargıtay'ın üye sayısı artırılacak. Şu anda üye sayısı 384 olan Yargıtay'a 144 üye daha seçilecek.

Paralel yapı, Yargıtay'ın üye sayısının artırılması durumunda Yargıtay Divanı'ndaki çoğunluğunu kaybedecek. Divanın yeniden şekillenmesi önemli. Zira divan, hangi dosyanın hangi daireye ve hangi başkanın hangi daireye verileceğinin kararlaştırıldığı yer.

TEVHİD SELAM'DA DİNLENEN DAİRE BAŞKANI

Yargıtay'da başkanlık için adı geçen isimlerden biri İsmail Rüştü Cirit. 13. Ceza Dairesi Başkanı Cirit, paralel yapının hedef seçtiği bir isim. Bunun en önemli göstergesi, telefonlarının üç yıl boyunca Tevhid Selam soruşturmasında dinlenmiş olması.

Cirit, ayrıca 17 Aralık süreci sonrasında Ombudsman Nihat Ömeroğlu ile birlikte Savcı Zekeriya Öz'le Bursa'da görüştüğü için de paralel yapı tarafından hedef seçilmiş bir isim. Cirit, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu seçimlerinde Yargıda Birlik Platformu'nu (YBP) destekledi. Seçimlerde YBP'yi HSYK cenahından en çok destekleyen isim ise Rasim Aytin'di. Zaten bir önceki HSYK'da Aytin ve birkaç isim dışında paralel yapıyla mücadele eden pek isim yoktu. Mücadele, HSYK seçimleri ile yargıda da büyük oranda devlet lehine sonuçlandı ama bu kez cemaat, son küçük kalesi Yargıtay'ı elinde tutmak istiyor.

Yargıtay Başkanı Ali Alkan'ın, hükümetin hazırladığı yargı paketini eleştiren açıklamaları bu arka planla birlikte değerlendirilmeli. Alkan, düzenlemeye, "Teklifteki değişiklikler, yargı bağımsızlığına ciddi zarar verebilecek nitelikte" diyerek karşı çıkmıştı. Yargı bağımsızlığı, doğru bir evrensel ilke. Ne var ki yargı bağımsızlığının, ancak yargının, devletten ayrı bir hiyerarşiye sahip herhangi bir masonik örgütlenmenin kontrolünde olmadığı zaman geçerli olabileceği de izahtan vareste. Yargının, yasama ve yürütmeye karşı bağımsız olması evet zaruridir, ama bunun için öncelikle kendi iç bağımsızlığını sağlaması şart. Bir başka deyişle yargı, Gülen Cemaati'nin jüristokrasi heveslisi müntesiplerine karşı kendi içinde bağımsızlık sağlayamadıkça yargı bağımsızlığı hamasi bir retorikten öteye geçmez. Zira paralel devlet yapılanması, 'bağımsız yargı' istemiyor, 'Gülenizm'e bağımlı yargı' istiyor. Yazının girişinde anlattığımız 7 Şubat öyküsü de bunun önemli bir göstergesi.