Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Halep, tarihinin en büyük yıkımını yaşıyor. Yerleşim yerleri, okullar, camiler, hastaneler bombalanıyor. Şehrin hayat damarları kurutulmaya çalışılıyor.
Bir kere daha söylüyoruz. Karşımızdaki sadece bir insani kriz değil, aynı zamanda insanlığın krizi. Hiç kuşkusuz bu zulmü yapan ana aktör Esed rejimi. Ve da bu suçun ana ortaklarından biri.
Fakat bir de görünmeyen bir suç ortağı var. O da . Evet ABD, neredeyse 6 yıla ulaşan Suriye krizi boyunca kaosu derinleştirmek için elinden geleni yaptı. "Esed giderse, İslamcı bir hükümet iş başına gelir" söylemiyle krizin büyümesine göz yumdu. İstikrar üzerinden hegemonya pekiştirme stratejisi yerine, kaosu yöneterek tahakküm kurma siyaseti izledi.
Obama yönetimi bile isteye 'ya alan açtı. İki hafta önce ilan edilen ancak iki gün bile sürmeyen ateşkesin arkasında durmadı. Deyr ez Zor'da rejim askerlerini güya "kazara" bombaladı. Böylelikle Halep'te Esed rejiminin insanlık dışı saldırılarına zemin sağladı.
Yetmedi, Rusya aracılığıyla Esed rejiminden özür diledi.
Tam da Esed rejimi masum insanların üzerine çok yoğun şekilde bombalar yağdırırken yaptı bunu. Bu, açık ve net biçimde ABD'nin Halep'teki zulmün arkasında olması demektir.
Yeni dönemde ABD'nin bu tavrı değişir mi? Radikal bir değişim beklemek zor. Kim başkan olursa olsun, cevaplaması gereken esas soru, "yeni dönemde ABD'nin dünyadaki pozisyonu ne olmalı" sorusu olacak.
Esasında ABD siyasi sahnesinde üç farklı bakış açısının birbiriyle rekabet halinde olduğunu görüyoruz. Demokratların başkan adayı H. Clinton da, Cumhuriyetçilerin başkan adayı D. Trump da bu üç farklı bakış açısı arasında gidip geliyor. Nedir bunlar?
1) ABD dünyanın yükünü taşımayı bir kenara bıraksın! Kendi içine dönsün, kendi sorunlarına odaklansın, ekonomisini büyütsün, refahı tabana yaysın.
2) Hayır, ABD istese de istemese de dışa açılmak mecburiyetinde! Eğer ABD içe kapanırsa o takdirde küresel alanda giderek kronikleşen sorunlar karşısında savunmasız kalır, istikrarsızlaşır. O yüzden ABD aciliyet kesbeden meselelerin çözümüne katkı sunmak zorunda.
3) ABD, 1945 sonrasında "lider toplum/ devlet" konumunu her ne olursa olsun korumak durumundadır. O nedenle "demokrasi", "insan hakları", "basın özgürlüğü" ve benzeri gibi siyasal değerler adına dünyadaki siyasal süreçleri belirlemeye çalışmalıdır. Bu anlamda mutlak müdahaleci bir pozisyonda bulunmalıdır!
Peki acaba yeni yönetim bu seçeneklerden hangisini işaretlerse bizim için, bu coğrafya için daha olumlu olur? Ne yazık ki bu sorunun net cevabı yok. Obama yönetimi 1. ve 3. bakış açılarını harmanlamaya çalıştı. Fakat 3. bakış açısını retorik kuşatma amacıyla kullandı. Clinton 2. ve 3. bakış açılarını harmanlayacağı izlenimi veriyor. Trump ise her üç bakış açısını da melez biçimde ve yerine göre siyasetine yansıtmaktan yana bir tavır izliyor.
ABD'nin yeni dönemde "sorumsuz hegemon" tavrını terk etmesi ve Türkiye başta olmak üzere bölge ülkeleriyle ilişkilerini "rasyonelleştirmesi" gerekiyor. ABD'nin aynı zamanda Türkiye'yi bir yandan PKK ve FETÖ gibi terör örgütleriyle, diğer yandan basın özgürlüğü vb. söylemsel araçlarla köşeye sıkıştırma çabasını da terk etmesi gerekiyor.
Obama döneminde ABD, bütün müttefikleriyle ciddi krizler yaşadı. Son olarak Suudi Arabistan'ın 11 Eylül saldırılarıyla ilişkilendirilmek istenmesi çerçevesinde gelişen kriz karşımızda duruyor. Pek muhtemeldir ki bu kriz yeni yönetimin Ortadoğu siyasetinin en önemli gündem maddelerinden birini teşkil edecek.
Bana öyle geliyor ki bu ortamda ABD'den anlayış beklemek yerine, içeride ve dışarıda siyaset üretmeye, mücadele etmeye devam etmek ve farklı aktörlerle mikro alanlarda, geçici sürelerle yeni işbirliği imkânları oluşturmak gerekiyor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER