YAZARA MAİL GÖNDER Sistemi “sistem” olarak tartışmak

YAZARLAR

Gündemimizin önemli maddelerinden birisi haline gelen “sistem” meselesini kişiselleştirici ve indirgemeci yaklaşımlardan kaçınarak tartışmak gereklidir

Türkiye önümüzdeki seçimlerden yeni anayasa yapımına uzanan bir alanı "sistem" tartışması ekseninde değerlendirmeye başlamıştır. Bu çerçevede seçimlere "başkanlık plebisiti," yapılacak toplumsal sözleşmeye ise "sistem değişimi belgesi" olarak yaklaşma eğilimi güçlenmiştir.

"Türk usûlü" sistem

Darbecilerin hazırlattığı 1982 Anayasası, vesayete ait alanları koruyacağı düşünülen cumhurbaşkanının yetkilerini parlamenter rejimin sınırlarını zorlayacak derecede artırmıştır.
Vesayetin tepe makamı olarak görülen ve "siyaset"e asla terkedilmeyeceği varsayılan bu "kale"nin güçlendirilmesi, rejimi savunacak kurumlara atamalar yapması, uygulamada, bir "çeyrek başkanlık" sistemi tesis etmiştir. Böylece, günümüzde farklı bir kavramsallaştırma amacıyla kullanılan, "Türk usûlü" rejimin temelleri atılmıştır.
Vesayet rejiminin "yüksek siyaset" merkez üssü Çankaya'yı bırakmama amacıyla yarattığı "367 Krizi"ne siyasetin cumhurbaşkanlığını vesayet alanından çıkartacak "halkoyu ile seçim" cevabını vermesi, "Türk usûlü" rejimin daha da karmaşık bir karakter kazanmasına neden olmuştur.
Parlamenter rejim için olağan olmayan yetkilere sahip olan cumhurbaşkanının başkanlık sistemlerinde olduğu gibi yasama seçimlerinden ayrı bir halkoylaması ile göreve getirilmesi "çeyrek ile yarım" arasında konuşlanan bir yapılanma üretmiştir. Yaratılan bu sistem, ne başkanlık ne de parlamenter sisteme uyan, yürütme erkinin kullanımı alanında ciddî karmaşa yaratan ve fazlasıyla sorunlu bir rejimin doğmasına yol açmıştır.

Sistemi tartışmak

Bu nedenle, süreç içinde fiilen her türlü sistemi denemiş olan Türkiye'nin temel sorununun "katılımcı demokrasinin nasıl geliştirileceği" olmasına karşılık, mevcut karmaşanın izalesi gündemin öncelikli maddelerinden birisi haline gelmiştir.
Bu yapılmaya çalışılırken karşılaşılan iki temel sorun bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi konunun kişiselleştirilmesidir. Günümüzde başkanlık sistemine karşı dile getirilen "olumsuz" tezlerin neredeyse tamamı konuyu mevcut cumhurbaşkanı üzerinden değerlendirerek kişiselleştirmektedir.
İkinci sorun ise başkanlık sistemi savunusu yapan yaklaşımların değişimin muhtemel getirileri konusunda "karar alma süreçlerinin hızlanması" benzeri "avantajlar" ile "başka toplumlarda da uygulandığı" ve "bize daha uygun olduğu" gibi vurgular dışında kapsamlı ve yapısal gerekçeler ortaya koymamalarıdır.
Bunun neticesi olarak "sistem" tercihi kişisel ya da indirgemeci bir boyutta ele alınmaktadır. Buna karşılık hakkında geniş bir literatür bulunan "sistem" tartışmasının rejimin temel özellikleri çerçevesinde değerlendirmesi daha anlamlı sonuçlara ulaşılmasını mümkün kılacaktır.

Bize mi özgü?

Türkiye parlamenter ve başkanlık sistemlerinden hangisinin daha avantajlı olacağını tartışan ilk toplum değildir. 1960'lı yıllarda Hollanda'da süregelen koalisyon hükûmetlerinin karar alma ve uygulamadaki sorunlarından şikâyetçi olan toplumsal gruplar Democraten 66 Partisi çatısı altında örgütlendikten sonra parlamenter rejim yerine ABD'dekine benzer bir başkanlık sistemine geçiş tartışmasını başlatmakla kalmayarak, konunun Cals-Donner komisyonunda ele alınmasını da sağlamışlardır.
Benzer şikâyetleri dile getirerek, "başkan"ın değişik eksenlerde bölünen İsrail toplumunu birleştireceği tezini savunan ve Yitzak Şamir gibi siyasetçilerin başını çektiği bir hareket aynı tartışmayı 1980'lerde İsrail'de gündeme getirmiştir. Son yıllarda Avusturalya'da benzer bir tartışma ivme kazanmış durumdadır.
Türkiye'de Turgut Özal tarafından başlatılan tartışma ise bunlardan farklı olarak kişiselleştirilmiş ve "belirli bir siyasetçinin başkanlığının ne gibi neticeler doğuracağına" indirgenmiştir. Buna karşılık yapılabilecek sistem değişikliğinin "getirileri" de fazlasıyla indirgemeci bir yaklaşımla ele alınmıştır.

Nasıl yaklaşalım?

Dolayısıyla söz konusu iki sistemi varolan geniş literatürün temel tartışma eksenleri üzerinden karşılaştırmak anlamlı olacaktır. Bu alanda yayımı üzerinden otuz yıl geçmesine karşılık iki sistemin en analitik karşılaştırmasını sunan Juan Linz'in "Başkanlık veya Parlamenter Demokrasi Fark Yaratır mı?" çalışması anlamlı ipuçları sunabilir.
Linz'in parlamentarizmin başkanlık sistemine göre daha dengeli demokratik rejimler yarattığı tespiti karşı görüşü savunan akademisyenlerce önemli eleştirilere uğratılmıştır. Buna karşılık onun çalışmasında ortaya konulan temel karşılaştırma soruları elimizdeki konuyu kişisellikten arındırarak "sistem tartışması"na dönüştürmek amacıyla kullanılabilir.
Başkanlık sisteminin parlamenter rejime göre en önemli dezavantajı, her ikisi de "halkın oyu ile seçilen ve kendilerini ona karşı sorumlu gören" başkan ve yasama arasında varolan ve değişik süreçlerde "patlama" eğilimi gösteren anlaşmazlıkları çözecek "demokratik bir ilke"nin (parlamenter rejimdeki güvensizlik oyu benzeri) olmamasıdır. Bu anlaşmazlıklar demokrasi kültürünün etkin olduğu toplumlarda geliştirilmiş teâmüller yardımıyla çözülmektedir. Demokrasinin "işleyişi" alanında güçlü teâmüller yaratamamış olan Türkiye'nin böylesi anlaşmazlıkları nasıl aşabileceği ciddî tartışmayı gerektirmektedir.
İkinci olarak, başkanın "belirli bir dönem için" seçilmesi, partisinin ya da seçimde onu destekleyen partilerin desteğini yitiren bir liderin görevini uzun süre bu koşullar altında yürütmesi neticesini doğurabilmektedir. Başkanlık sistemi bu alanda parlamenter rejimin sahip olduğu esnekliğe sahip değildir. Uzlaşmaya dayalı demokrasi karnesi zayıf Türkiye böylesi bir senaryo ile karşılaştığında ne yapacaktır?
Üçüncü olarak, başkanlık rejimi siyasette "kazanan hepsini alır" yaklaşımını güçlendirmektedir. Türkiye gibi siyasetin parlamenter sistemde dahi "paylaşım"a yanaşmadığı bir toplumda bu eğilimin güçlenmesi ne gibi neticeler doğurabilir?
Dördüncü olarak "halk tarafından belirli bir programı icra ile görevlendirilme," başkanı "misyon gerçekleştiricisi" konumuna sokarak muhalefete karşı daha sert tavır almasına neden olmaktadır. Siyasetin "taleplere cevap verme" değil "davaya hizmet" biçiminde kavramsallaştırıldığı Türkiye'de başkanlık sistemi bu alanda nasıl bir değişime neden olacaktır? Bunlara ek olarak başkanlık sistemi doğrudan halkoyu ile seçilen liderlerin partilere bağımlılığını azaltmaktadır.
Bu nedenle başkanlık rejimi parti disiplininin zayıf olduğu yapılarda daha başarılı olmaktadır. Türkiye gibi parti disiplininin fazlasıyla güçlü olduğu bir toplumda "liderlik" vurgusu kuvvetli başkanlığın Max Weber'in öngördüğü "liderlik demokrasisi"ni güçlendirmesi nasıl önlecektir?
Konuya böylesi sorular çerçevesinde yaklaşmak şüphesiz "seni başkan yapmayacağız"- "bize daha uygun" ekseninde gerçekleştirtilen bir münakaşadan daha yararlı olacak, "sistem"i sistem olarak tartışmamızı mümkün kılacaktır.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.