YAZARA MAİL GÖNDER Ortadoğu'ya "bulaşmama" neyin karşı tezidir?

YAZARLAR

İki hafta önce yayınlanan Ortadoğu'ya "bulaşmama" konulu yazım üzerine değişik yorumlar dile getiren elektronik posta mesajları aldım. Bu mesajlar Türkiye'de "aidiyet" konusunda mevcut ciddî bir kafa karışıklığını yansıtmakla kalmayarak toplumun bir bölümünün coğrafyasını "dışlama"nın mümkün olduğunu düşündüğünü de göstermektedir.

Ne oluyor?
"Ortadoğu" benzeri Avrupa merkezli bir kavramsallaştırmayı, haklı olarak, anlamsız bulabiliriz. Buna karşılık adını ne şekilde koyarsak koyalım Türkiye'nin de içinde olduğu coğrafyada son derece kapsamlı bir dönüşüm yaşanmaktadır.
Yüz yıl önce Londra ve Paris'de tasarlanan "Ortadoğu" daha sonra önemli değişimlere uğramasına karşılık yapay sınırlar ve ülkeler yaratılmasına neden olmuş, bu gerçekleştirilirken de bölgede yaşayanların istekleri kaale alınmamıştır.
Örneğin toplumsal yapı ve demografik özellikleri farklı, birbirlerinden ziyade çevredeki diğer alanlarla yoğun ilişkileri olan üç Osmanlı vilâyeti (Musul, Bağdat, Basra) birleştirilerek ve başına Hicaz'dan kral getirilerek Irak oluşturulmuştur. Benzer şekilde Fransızlar kaç devlet kuracaklarına oldukça zor karar verdikleri Suriye'de idaresi güç bir yapılanmaya gitmişler, bir İngiliz diplomatının "bir tarih kazası" olarak adlandırdığı yeni ülke Ürdün'ün başına Şerif Hüseyin'in bir diğer oğlu geçirilmiş, Filistin'de ise günümüze uzanan büyük bir sorunun altyapısı inşa edilmiştir. Bu gelişmeler, doğal olarak, etnik ve mezhepsel kimliklere dayalı siyaseti tahkim etmiştir.
Ortadoğu'nun 1914 öncesinde sömürgeleştirilmiş ya da o sene onaylanan Anglo-Turkish Convention ile İngiliz nüfûz alanı olarak belirlenmeyen alanlarının önemli bir bölümü ise daha sonra çatışacağı İhvan'ı vurucu güç olarak kullanan Abdülaziz ibn Sa'ud'un denetimine girmiştir.
Bu ise Necd merkezli Vahhabi ideolojisinin başta Hicaz olmak üzere Ha'il, Asir, Necran gibi diğer mezheplerin yaygın olduğu alanlarda egemenlik kurmasıyla neticelenmiştir. Dolayısıyla Ortadoğu'da bölge sakinlerinin rızası hilâfına oluşturulan sınırlar ve kimlik temelli siyaset yerel aktörlerin denetimindeki alanlarda da geçerli olmuştur.
Uluslararası müdahaleler ve Arap Baharı'nın yapay sınırları totaliter yöntemlerle koruyan diktatörlere karşı eylemlere dönüşmesi zorlukla muhafaza edilebilen düzenin yeniden inşa edilmesi işlemine ivme kazandırmıştır. Irak ve Suriye ile başlayan bu gelişme diğer alanlara da yayılacak, yeni sınırlar ve devletler ortaya çıkacak, bunların yanı sıra pek çok rejim de değişecektir.

Coğrafya değişirken

Sınırlarının ötesinde yeni devletlerin kuruluşuna yol açacak gelişmeler yaşanırken Türkiye'nin bunlara sırt çeviren bir içe kapanmacılığı benimseyebileceğini varsayabilmek güçlü bir Oryantalizm kadar realpolitik konusunda yaşanan kafa karışıklığını da ortaya koymaktadır.
İran, Suudi Arabistan benzeri diğer bölgesel aktörler gibi Türkiye'nin de yeni düzenin oluşumunu etkilemeye çalışma dışında bir seçeneği yoktur. Bu açıdan bakıldığında "Ortadoğu'ya bulaşmama" tezi Rusya'nın Doğu Avrupa'daki gelişmelere sırtını dönmesi ya da Fransa'nın Batı Avrupa'nın geleceğiyle ilgilenmemesi benzeri bir yaklaşımdır.
"Ortadoğu'ya bulaşmama" tezinin anlamlı, gerçekleştirilebilir ve "realpolitik" ile uyumlu bir yaklaşım olarak savunulabilmesi onun kendisinin "karşı tezleri" olarak yarattığı kavramsallaştırmalar ve Erken Cumhuriyet döneminde izlendiği iddia olunan siyasete dayandırılmaktadır. Bu ise mevcut olmayan bir seçeneğin ciddî şekilde tartışılmasına yol açmaktadır.

Neyin karşıtı?

Genellikle savunulanın tersine "Ortadoğu'ya bulaşmama" yaklaşımının karşı tezi "savaş" değildir. Onun karşı tezi yeni Ortadoğu ile ilgili bir tasavvur geliştirilerek buna ulaşılmasını sağlayacak ya da bunun bütünüyle zıttı bir düzenin oluşmasını önleyecek siyasetlerin geliştirilmesidir.
Bu alandaki gelişmelere sırtımızı dönmemizi tavsiye edenlerin "Türkiye'nin bölgeye nizam veremeyeceği" tezi realpolitik açısından doğrudur; ama bu, ülkemizin "gelişmeleri etkileyemeyeceği" anlamına gelmez.
Yeni Ortadoğu düzeni 1916 sonrasında yaşanan sürecin tersine tüm küresel aktörler, bölgesel güçler ve yerel yapıların katkısıyla belirlenecektir.
ABD'nin dahi kendi başına oluşturamayacağını acı deneylerle öğrendiği bir düzeni Türkiye'nin dilediğince şekillendiremeyeceği ortadadır.
Ama bu düzenin kendi tasavvuruna en yakın biçimde şekillenmesini sağlayabilmek tüm aktörler gibi Türkiye'nin de temel hedefi olmalıdır. Bunu gerçekleştirmenin tek yolu da "savaş" ya da askerî güç kullanımı değildir. Daha doğrudan bir ifade ile "Ortadoğu'ya bulaşmama"nın karşı tezinin tanklarımızın sınırlarımızın ötesine gönderilmesi olduğu yaklaşımı yanıltıcıdır.
"Ortadoğu'ya bulaşmama" tezinin kurucu ideoloji tarafından yaratıldığı iddiası da doğru değildir. Türkiye'nin Erken Cumhuriyet dönemindeki en kapsamlı iki sorunu "Ortadoğu" komşularıyla yaşanmıştır. Çözümü Cemiyet-i Akvam'a bırakılan Musul Vilâyeti'nin geleceği Büyük Britanya'nın istekleri çerçevesinde belirlenmiş, buna karşılık İskenderun Sancağı Suriye'den ayrılarak Türkiye'ye katılmıştır. Türkiye bunun yanı sıra Ortadoğu'da varlığını güçlendirecek değişik talepleri gündemde tutmuştur. Örneğin Suriye'de hava şehitleri Fethi, Sadık ve Nuri Beylerin mezarları gibi değişik alanların Süleyman Şah Türbesi benzeri statüye kavuşturularak Türk toprağı sayılması girişimleri ortaya konulmuştur.
Amit Bein'in yakında yayınlanacak Not So Distant Neighbors: Kemalist Turkey and the Middle East (Fazla Uzak Olmayan Komşular: Kemalist Türkiye ve Ortadoğu) kitabı, Türkiye'nin Erken Cumhuriyet döneminde Ortadoğu ülkelerinde iktidar ve muhalefetteki değişik aktörler ve yerel unsurlarla yürüttüğü kapsamlı ilişkileri ortaya koymakla kalmayarak bu dönem siyasetinin Ortadoğu'ya "fazlasıyla bulaştığını" da göstermektedir.

Ne yapmalı?

Türkiye'nin içinde yaşadığı coğrafyanın yeniden düzenlenmesi sürecine katılmaması mümkün değildir.
Yapılması gereken Türkiye'nin ahlâkî ve "realpolitik"i göz ardı etmeyecek bir "Ortadoğu tasavvuru"nu çoğulcu bir tartışmayla şekillendirmesi ve bu çerçevede üretilen siyasetlerin hızla değişen koşullar ve beliren yeni aktörler çerçevesinde gene çoğulculukla değiştirilmesidir.
"Kimlik siyaseti"nin Türkiye'deki hızlı yükselişinin bunu zorlaştırdığı, bu tartışmanın dahilî fay hatlarında kırılma risklerini ortaya çıkaracağı doğrudur. Ancak "bulaşmama" bir seçenek değildir. Onun karşıtı ise "savaş" değil "siyaset üretimi"dir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.