YAZARA MAİL GÖNDER Ey örtüye bürünen kalk!

YAZARLAR

Hz. Peygamber'in (s.a.v.) Mekke'de en zor ve çetrefilli zamanda semadan aldığı buyruktur bu. İnsanoğlunun üzerine, kalbine bazen binlerce ton ağırlığında manevi bir yığın oturur. Rüzgâr her yandan eser. Hiçbir yönden, hiçbir yandan emin olamaz. Oturduğu mekân altından kayar gibi olur.
Dili ağırlaşır. Kendini güvende hissetmez. Kaderi yaratana sığınır. Bulduğu çareler problemi çözmez. Daha doğrusu birini çözer, bini çıkar. Bir perdeyi sıyırır, ardından binlercesi çıkar.
Yüce Allah çaresiz gördüğü kuluna, sevgili elçiye gönderdiği şu ayetle ışık olur; 'Ey örtünüp bürünen - Muhammed! Gecenin yarısında, ister biraz sonra, ister biraz önce, bir müddet için kalk ve ağır ağır Kur'an oku. Doğrusu biz sana taşınması ağır bir söz vahyedeceğiz.
Şüphesiz ki, geceleyin kalkmak daha tesirli ve o zaman okumak daha elverişlidir.
Çünkü gündüz seni uzun uzun alıkoyacak işler vardır. Rabbinin adını an, her şeyi bırakıp yalnız O'na yönel (el-Müzemmil, 1-8)'

Gece kalk, namaza dur
Gündüz dünyanın sıkıntılarına göğüs geren, yığınla şerle uğraşan bir müminin gecesini anlatıyor bu ayet. Gecenin yarısı, belki daha öncesinde, belki sonrasında üzerindeki yorganı bir kenara bırak. Gecenin yarısında, belki daha az uyuduktan sonra, belki daha çok uyuduktan sonra 'Teheccüde' uyan. Gecenin namazı daha kalbi tetikler. Daha zinde kılar.

Kur'an'ı oku; ağır ağır
Kur'an'ı o an oku. Namazda veya namazın dışında. Ama ağır ağır. Düşünerek. Anlamını hissederek. Ağır vahyi düşün. Vahiyle Allah (c.c.) sana konuştu. Sana anlattı. Anlatılanı anla. Anladığını gündüz haykır. Gecenin görünen zifiri karanlığını Kur'an'la aydınlat.

Rabbini an
Rabbinin adını an, esmasını da zikret. Ama dilde değil sadece, içte an. O'ndan gayrisini terk et. Çünkü terkte vuslat vardır. Terki de terk et. Bir ana gel ki, orada terkin adı da, sanı da duyulmasın.
Gecenin okuyuşu, Kur'an tilaveti, yumuşak bir kalple ve kelime kelime, ayet ayet dilden çıkmalıdır.
Dağa inseydi bu kitap "Eğer biz bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz." (Haşr, 21)
Katı, sert ve acımasız dağlar bütün vahşiliklerine rağmen Kur'an'ın yükünü taşımaktan sakındı. Bütün acziyetine, yumuşaklığına rağmen insan ise yükün altına girdi.

Öyleyse ey iman eden!
Gündüzün fitnesini, gecenin zikriyle etkisiz hale getir.
Gündüzün kara yüzlülerini, besmelesizlerini;
Kur'an'la aydınlat.
Gündüzün şeytanlarını, uzun teheccüd namazıyla dizginle.
- Gündüzün aldatılmışlarını, nara düşmüşlerini Allah'ı zikirle durdur.
Gündüzün günahlarını, belalarını, hastalıklarını gecenin uzun yakarışlarıyla engelle.
Zaman sıkıntılı. Bozan çok. Onaran ustalar az. Allah'la ahdini ve misakını sıklaştır. Gecenin yalnızlığında, yalnızlığını Rabbine arz et.

***

Kadere iman şart mı?
Kur'an-ı Kerim, kaderi meşiet -irade- , hesap, miktar, kitap gibi farklı kelimelerle anlatmıştır. Kader; Yüce Allah'ın, varlığın varlık âleminde tahakkukundan önce nasıl ve ne olacağını bilmesi, yani ezeli ve ebedi, ilmiyle bilmesi demektir. Kaderin insan ile ilgili noktası; Yüce Allah'ın kulun gelecekte isteyeceği her bir tasarrufunu vukuundan önce bilmesi ve kulun iradesine uygun şekilde yazması ve bilmesidir. Burada kulli irade (sorgulanmayan kader) ile cüz'i (sorgulanan kader) olarak iki şekilde ayırmak mümkündür.
Yüce Allah'ın kulun ne yapacağını bilmesi, kulu bunu işlemeye mecbur -cebriye- kılmaz. Kişinin yapmak istediğini seçmesi de kulun eylemlerini yaratıcı -mutezile- olmasını sağlamaz.
Ayetler bu hususa dikkat çeker:
Yaptıkları, küçük büyük her şey satır satır kitaplarda yazılmıştır. (Kamer, 52,53)
Biz her şeyi kader ile (bir ölçüye göre) yarattık. (Kamer, 49)
...Hepsi bir kitaptadır (levhi mahfuzda). (Hud, 6)
... Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey, ondan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de, apaçık kitaptadır. (Sebe, 3)
Bir canlıya verilen ömür ve ömrünün uzatılması da mutlaka bir kitaptadır. (Fatır,11)
Kaderin varlığı, iradeyi ve sorumluluğu ortadan kaldırmaz, onun için zerre kadar iyilik ve kötülük yapan karşılığını görür (Zilzal, 8). Kaderin varlığı, oturup da sonucu beklemek demek değildir. İradeyi kullanmak, gayret etmek, tedbir almak da kaderin bir parçasıdır.
Başımıza gelen her şey, kişi yaratılmadan önce Allah'ın bilgisindedir. Kayıt altındadır. (Hadid, 22)
İnsanı, işini ve yapacaklarını yaratan Allah'tır. (Saffat, 96) yapan ise kuldur.
Yüce Allah -kulli iradenin gereği olarak- dilediğini seçer. Burada kulun iradesi olmaz; sorumluluğu da (Kasas, 68).
İnsanın bütün iradesine rağmen, kulli kader içinde olan ölüm ne erken, ne geç gelmez (A'raf, 34).
Bu nedenle de kişi tedavi olmakla, ilaç kullanmakla, tedbir almakla, sağlıklı kalmak için gayret etmekle yükümlüdür.
Kaderi inkâr eden kişi; işte bir kısmında örnek verdiğimiz; takdir, irade, Allah'ın tasavvufu, dilediği şekilde yaratmak, Allah'ın ilminin ezeli ve ebedi oluşu gibi bütün ayetleri inkâr etmiş olur. Bu nedenle de dinin dışına çıkar.
Bazı ayetlerde söz konusu edilen 'kalbin mühürlenmezi, yazgıda kişinin iyi veya kötü yazılması ise; kulun ilerideki pozisyonunun Yüce Allah tarafından bilinip ona göre bildirilmesi olarak yorumlanmalıdır.
Neticede kişi, her şeyin en doğrusu, en tedbirlisini, en uygununu yapmakla yükümlüdür. Dini alanda da böyle. Bu cüzi iradenin, sorumluluğun, insan olmanın gereğidir. Kişi bu kadarından sorumludur.
Ancak kişinin bütün gayret ve çabasına rağmen, kendini aşan bazı sebeplerinden dolayı -o sebepleri kendisi hazırlamadıysa- önüne çıkan külli iradeden sorumlu olmaz.
İmam Malik ve Ömer bin Abdülaziz kaderi inkâr eden Kaderiyye mensuplarının en hafifinden tövbeye davet edilmelerini öngörürler (Muvatta, Malik, Kader, 6).
Sahihi Müslim'in kader bölümünde ele aldığı hadisler tarandığında konunun üzerinde çokça konuşulması gereken zor bir alana işaret ettiğini görürüz. Zira kader mevzuunda; hiçbir tasarrufundan dolayı hesap vermeyen Yüce Allah; diğer taraftan da her tasarrufundan hesap veren kul vardır.
İmam Malik'in belirttiği gibi, İyas'a kader hakkında ne dersin dendiğinde; kızımın dediğini derim der. Yani tartışmam.
Tartıştırmam. (Tirmizi, Zühd, 11; Mace, Fiten, 12)

***

Bir adam ötekini övünce
Birisi diğerini öve öve bitiremiyordu. Sürekli "şu adam çok dürüst" diyordu. Hz. Ömer bu cümleleri duydu. Sürekli öven adama sordu:
Sen onunla yolculuk yaptın mı?
Adam, "Hayır" dedi.
Peki, aranızda hiç tartışma ve düşmanlık oldu mu?
Adam, "Hayır" dedi.
Ona şimdiye kadar herhangi bir şey emanet ettin mi?
Adam, "Hayır" dedi.
Hz. Ömer cevap verdi: Öyleyse sen, onu tanımıyorsun. Herhalde sen, onu sadece camide başını eğip kaldırırken gördün.
Hz. Ömer bu cümlesiyle namaz kılanı küçümsemiyor. Bilakis nefsine mağlup olabilecek, sırları kapalı olan insanlara işaret ediyor. Aldanma ve aldatma diyor.

Günahlar seni tetikliyorsa
Hz. Ömer şöyle dedi: İçlerindeki günah işleme dürtüsüne rağmen, günahtan uzak duran insanlar, Allah'ın kalplerini takva ile imtihan ettiği kimselerdir.
Onlar için Allah'tan bir bağışlanma ve mükafat vardır.

Bir adam ve bir kadın
Hz. Ömer yürürken, adamın biri nefes nefese 'ey Halife' diye bağırarak ona doğru koştu. Adamın hali ciddi bir müjde veya haber getiren birinin haline benziyordu. Hz. Ömer duraksadı. Adam nefeslendikten sonra şöyle dedi: "Ey müminlerin emri! Şu hurmalıkların dibinde bir adamı bir kadınla sarmaş dolaş olmuş halde gördüm." Adamın bu ihbarını duyunca Hz. Ömer elindeki kırbacı kaldırdı, adamın yakasını tutarak kırbacı sert bir şekilde sırtına indirdi. Sonra şöyle dedi:
Adamın günahını gizleyip de, tövbe etmesine fırsat verseydin ya! Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmadı mı, kim kardeşinin bir günah ve ayıbını örterse Allah da dünya ve ahirette onun günah ve ayıbını örter."

Hz. Ömer'den bir söz
"Ne ben hilekârım, ne de hilekâr beni aldatabilir."

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.