YAZARA MAİL GÖNDER Ve Prag

YAZARLAR

Ben de kendime şaşıyordum. Nasıl olur da, dünyanın bin bir yerinde olmadık kentlere, bazen defalarca, gittim de kulağımın dibindeki şu Prag'a hiç mi hiç gitmedim diye. İşte. Nihayet. Buradayım.
Bu kentin ufak tefek parke taşı döşeli küçük sokaklarında yürüyorum. Demir döküm fenerlerinden parke taşlarının üstüne turuncu bir ışık dökülüyor. Taşlar pırıl pırıl parlıyor. Meydanlara açılıyor sokaklar. Neredeyse avlulara diyeceğim. Öyle geçiriyorum içimden. "Bu kentin avluları var" diyorum.
O kadar küçük meydanları.
İnsana duygular yüklüyor. Çünkü küçücük, sessiz, hatta ıssız. Dingin.
Kendisini dinliyor her meydan.
Sokaklar ve meydanlar ağaçlarla yüklü. Ağaçlar sararmış yapraklarını kederli bir bilgelikle taşıyorlar.
İnsanda şaşkınlık yaratan, gerçek olamayacağını düşündüren binalar var etrafta. Pastadan yapılmış gibi duran, bu oyuncak evler, diyorum kendi kendime, mutlaka, karanlık göklerinin yarattığı kasveti biraz olsun hafifletir düşüncesiyle, inşa edilmiş.
Bana Kars'ın uzak iklimini, erken kararan akşamlarını anımsatıyor. Buradayım.
Prag'dayım. İlk defa.
Oysa yıllar yılıdır, Vaclav Havel öldüğünde yazdığım yazıda uzun uzun anlattığım gibi, bu ülkeyi, kültürünü daima ilgi duyarak, daima sevgiyle izledim. Bir de bazı kentler, yaşadıkları trajedilerden sonra, belleğimizde bambaşka duygularla yer alıyor. Prag benim için böyle iki olayla mühürlenmiştir.
Birisi o korkunç Yahudi kıyımıdır. Evet, bütün Orta Avrupa kentleri için geçerlidir ama o kıyım, yıkım, iki kentte bir taun gibi eser: Varşova ve Prag. İkisini de görmemiştim düne kadar. Kim bilir belki de bilinç dışımın bir direnişiydi onlara gitmeyişim. Prag'a geldim. Fakat Varşova hâlâ bekliyor kapısını açıp içine girmemi.
Bu kenti benim için o kadar etkileyici hale getiren ikinci büyük olay 68 Baharı'ydı. Dupçek'ti. "İnsan suratlı sosyalizmdi." Çeklerin Moskova'dan kopmak istemesiydi.
O özlemin Rus tanklarıyla acımasızca ezilmesiydi. Bütün o macerayı Ankara'da, henüz ortaokula başlamış bir çocuk, bir yeni yetme olarak, bir genç kızın su kadar mavi gözlerinde izleyişimdi.
Sonra buraya bir üçüncü olay eklendi. Kundera'nın, Havel'in adı etrafında bu kent yeniden kendisine bir kader çizmek istedi. Kadife Devrim başladı. Bitti mi bilmiyorum.
Fakat komünizm içinde kendisine farklı bir kader arayan bu kent yeni bir düzene geçti.
Şimdi o yönde, o yolda oluşmuş bir kültür var sokaklarında.
Orta Avrupa'nın, belki bütün Avrupa'nın, bilemem, en canlı, gelişmiş gece hayatının bu kentte olduğunu duymuştum. Bir de gördüm.
Ne ifade eder gözlemim şu sorduğum soru için doğrusu bir cevap veremiyorum ama pazar sabahı saat 6.30'da meyhanelerden sokağa yayılmış gençlerin gürültüsünü dinledim otel odasında. Kendime oturup çalışmak için bir kafe ararken, güzel, ışıklı pazar sabahı meyhanelerde erken sabah içkisine başlamış (yoksa geç kalmış, hâlâ devam eden içkiler mi?) gençleri gördüm.
Fazla bir önemi yok bunların. Bu kent en ilginç tarihlerden birini barındırıyor. Her şeyden önce mimari. Romanesk, Gotik, Rönesans, Barok var bu kentte. Arayan Frank Ghery'nin "sökmeci" (deconstructionist) mimarisini de bulabilir. Hatta neredeyse Barok'un anavatanlarından biri bu kent.
Tıpkı Art Nouveau'nun başkentlerinden biri olması gibi. Ama Grand Cafe Orient'e gidenler Kübizmin en güzel ve çarpıcı bir örneğini de görecektir. Yetmez mi bir kent için bu kadarı? Artar bile...
Nedeni şu: Bu kent bombalandı, yağmalandı.
Koca bir komünizm çağı geçti bu şehrin içinden. Ama Tyco Brahe'den bu yana, daha kimlerden kimlerden bu yana, bu kent ayakta durdu. Kendisini savundu. Şiir dolu sokakları, meydanları, kitaplıklarıyla. Ama hepsinden önemlisi, kafeleriyle...
Herkese iyi bayramlar.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.