YAZARA MAİL GÖNDER Işıklar bırakıp gitti...

YAZARLAR

O zamanlar Türkiye bir çöldü. Evet, Özal 1983 sonrasında adeta bir sihirli değnekle dokunmuş ve 'kapıları' dış dünyaya açmış, Cumhuriyet'in en büyük hatası olan içe kapalılığı, 'Çikita muz', çokkanallı ve renkli TV, fiber optik kablolarla, hepsinden önemlisi yurtdışına çıkış kısıtlamalarını kaldırarak tuzla buz etmişti ama hayat hâlâ çok siyah-beyazdı, çok renksizdi. Bu durgun suya bir gün ışığı düştü ve galiba 1977 veya 78'de yani o korkunç 1970'lerde Vizon diye bir dergi yayınlandı. Renkliydi. Sadece hiç sevmediğim kuşe kâğıda basılı pırıl pırıl resimleri nedeniyle değil hayatın ve kültürün mutlaka çatık kaşlı, önü ilikli, karanlık yüzlü olmayabileceğini göstermesi bakımından renkliydi.
Bu dergiyi Mehmet Kamil Şükun kurmuştu.
Galiba o belli bir tarihe kadar götürdü, sonra dergi o gruptan diğerine, oradan bir başkasına geçti, adı bu defa Vizyon oldu, nihayet kapandı ama hâlâ çok sıcak, çok canlı, ışıklı bir hatıra olarak bir kuşağın zihnindedir.

***

O Kamil Şükun'u, ben o tarihlerde hiç tanımazdım. Adını, çok sonraları, İstanbul Resitalleri başladığında duydum. Resitallerle başlangıçta şu veya bu sebeple fazla ilgilenemedim. Sonradan yaklaştığımda fark ettim ki, Kamil Şükun tek başına bir adam olarak dünyanın en önemli, en değerli müzisyenlerini teker teker davet ediyor ve burada, gene aynı şeyi söyleyeyim, 1980'lerle mukayese edilemeyecek bütün zenginliğine rağmen bana göre kültürel bakımdan hâlâ bir çöl olan İstanbul'da konser vermelerini sağlıyordu.
Kamil Şükun'u cumartesi günü Kayahan'ın cenazesine 'artistleri görmek için' (bu, cami avlusunda, kulağımla duyduğum bir tabirdir,) toplanmış kalabalığın içinden kaldırdık. Yıldırım gibi inen bir hastalıkla 15 gün içinde aramızdan ayrıldı. Her şey yarım kaldı. Oysa o eşi menendi olmayan nezaketiyle beni yeni bir konsere davet etmiş, ben de katılacağımı bildirmiştim.
***

Türkiye hâlâ yüksek kültürün sahipsiz, kimsesiz olduğu bir ülke. Popüler kültürle mukayese edecek halimiz zaten yok yüksek kültürü. Bunlar iki ve çoğu zaman da birbirine zıt varlıklardır. Dünyanın her yerinde de böyledir. Ama popüler kültürün neredeyse vahşi bir tutkuyla her şeyi sarıp sarmaladığı, her şeye hâkim olduğu bir ortamda Kamil Şükun'lar da olmasa işin diğer yanıyla ilgilenen kimseler bulunmayacak, yok!...
O cami avlusunda, tamı tamına Thomas Hardy'nin romanının adındaki gibi 'çılgın kalabalıktan uzak'ta Şükun için toplanmış o küçük topluluğa bakarak düşüyordum. Bir defasında İhsan Doğramacı Hoca Bey (böyle hitap edilmesinden hoşlanırdı) bana bazılarının sayıca bazılarının ağırlıkça önde olduğunu söylemişti. İşte, bu insanlar sayıca azdı ama bu insanlar aynı zamanda çağdaş deyin, modern deyin, Batılı deyin (hepsiyle ayrı ayrı sorunumun olduğu açıksa da...) Türkiye'nin bir veçhesiydi ve mesela o avludan yoksunluk ve tevazu içinde kaldırdığımız diyelim klasik Türk müziği sanatçıları veya şairleri için de bu geçerlidir. Sonunda popüler olanın tahakkümü ve nefes aldırmaz baskısı karşısındayız. Ancak Kamil Şükun gibiler bize bir alan açabiliyor.
Son zamanlarda çıkan hiç sevmediğim o 'ışıklar içinde yatsın' lafını kullanmadan, 'nur içinde yatsın' diyeceğim elbette ama bize ışıklar bıraktığını kim inkâr edebilir ki?

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.