YAZARA MAİL GÖNDER İstihbari Armageddon

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

Dünya, şimdilerde merkezinde Türkiye’nin olduğu büyük bir istihbarat savaşı yaşıyor. Bu, çok cepheli, karmaşık bir savaş. Bir tür ‘istihbari Armageddon’... Ve bu savaşın galipleri, 21. yüzyılın da önderleri olacak.

İttihat ve Terakki'ye öncülük eden Enver-Talat-Cemal Paşa üçlüsü gibi Mehmed Emin Âli Paşa ve Keçecizade Fuat Paşa ile birlikte Tanzimat'a öncülük eden üç liderden biri olan Koca Mustafa Reşid Paşa, modern Türk istihbaratının temellerini atarken büyük bir yanlış yapmıştı.

Her alanda olduğu gibi istihbaratta da 'Garplılaşma' ilkesini esas alan yeni devletin reformist Sadrazamı, Osmanlı'nın ilk gizli teşkilatını İngilizlerin telkinleri üzerine kurmuş, başına da muhtemelen 'double' çalışan bir Rum'u getirmişti. Osmanlı'nın istihbarat kurumları daha sonra Fransız ve Alman etkisine de girdi. II. Abdülhamid'in istihbari konulara meraklı olması bile yabancı servislerin Yıldız İstihbarat Teşkilatı'na nüfuz etmelerini tamamen engelleyemedi.
İttihat ve Terakki döneminde ise diğer azınlıklara mesafe koyulduğu için, özellikle istihbaratta Musevi azınlık ve masonlarla yoğun işbirliğine gidildi. Bu ittifakın izlerine İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin amblemindeki arketipsel sembollerde rastlamak mümkündür. Amblemde Kur'an-ı Kerim, hilal, kılıç gibi İslamiyet ve Türklük açısından önemli semboller kullanılmış olsa da terazi ve el sıkışma gibi masonik imgeler de kullanılmıştır. Ayrıca terazinin üstündeki hilallerin gönye şekli oluşturacak şekilde yerleştirilmiş olması da dikkat çekicidir. Gönye, arketipsel masonik sembollerin en bilinenidir.

İttihatçılık-masonluk ilişkisinin semboller üzerinden de araştırılması gerekir diye not düşelim ve konumuza dönelim:

İttihat ve Terakki devrinde, 1948'de İsrail'in kuruluşundan sonra haddinden fazla güçlenecek Türk-Musevi istihbari ittifakının temelleri atıldı. Adnan Menderes döneminin gizli servis patronu Ahmet Salih Korur'un 33. dereceden mason, hatta 'üstad-ı azam' olması bu ittifakı perçinledi. İttifak, 28 Şubat sürecinin sona erdiği döneme kadar güçlü biçimde devam etti ve 21. yüzyılın başından itibaren tarihsel ve politik nedenlerle bozulmaya başladı.

KADİM SORUN MİLLİLEŞME
Birkaç cümleyle özetlediğimiz 150 yıllık sürecin istihbarat alanındaki temel sorunsalı şu cümleye indirgenebilir: İstihbaratta yabancı etkisinden kurtulma, bir başka deyişle 'millileşme' Türkiye'nin kadim bir meselesidir.

Bugünlerde MİT Müsteşarı Hakan Fidan'a yönelik sistematik negatif dış yayınları da bu tarihsel perspektifi göz önüne alarak okumak gerekiyor. Fidan, müsteşarlığa getirildiği Mayıs 2010'dan bu yana İsrail'de yetkili ağızlarca 'istenmeyen adam' ilan edilmiş bir bürokrat. İsrail, absürt bir özgüvenle sanki kendi ülkesinden bir diplomatı/gizli servis mensubunu 'persona non grata' ilan edercesine MİT'in patronunu 'istemediğini' ilan etmişti.

Bunun en önemli sebebi, Türkiye'de İsrail'in artık istihbari anlamda dost/müttefik değil, rakip ülke olarak görülüyor olması. İstihbaratta diğer alanlarda olduğu gibi tam anlamıyla bir işbirliği olamayacağı aşikâr. Kaldı ki İsrail, kendisi Ortadoğu'daki 'yavru vatan' iken bir nevi anavatan olarak gördüğü dostu-müttefiki ABD'ye bile istihbarat alanında pek çok 'kazık' atmış bir ülke. Mossad'ın, CIA'den, hatta FBI'dan ajan devşirdiği vakidir.

İsrail'in istihbari ittifaktan anladığı şey, ABD ve Türkiye gibi ülkelerin bünyesine -bilim kurgu filmlerinin, bir beden içinde yaşam alanı bulan organizmaları gibi girip- oradaki yerleşik yapıdan beslenmeye çalışmak.

İsrail, bu amaçla, eski Türkiye'nin kendisine yakın muktedirleri tasfiye edilirken, yeni Türkiye'de istihbarat kurumları başta olmak üzere kilit noktalara yine kendine yakın kişileri getirmeyi planlıyordu. Bunun için Gülen Hareketi içindeki İsrail'le dost geçinme eğiliminde olan kimseleri de kullanmak istediler. Aslında bunu bir ölçüde başardılar da… 2007-2012 sürecini, biraz da eski ABD-İsrail yanlıları tasfiye edilirken yine ABD-İsrail yanlısı yeni çevrelerin güçlendirilmesi olarak da okumak gerekir. Bunu, devlet içinde paralel bir yapılanma kurarak gerçekleştirmeye çalıştılar. Devlet içinde paralel yapılanmalar, genellikle savaş dönemlerinde ortaya çıkar. Ankara Hükümeti de 'Osmanlı'nın paraleli' idi. Ne var ki 'paralel devlet'lerin hepsi Ankara Hükümeti gibi 'iyi huylu' değildir ve yeni bir devletin doğuşuna öncülük etmez. Aksine devlet içinde bölünme yaratır. Bu da ülkeye nüfuz etmek isteyen dış güçlerin işine gelir.

İSTANBUL CASUS CENNETİ
Dünya şimdilerde de bir büyük savaş yaşıyor aslında. Ve bu savaş, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi casuslar arasında yaşanıyor. Türkiye'nin güney bölgelerindeki Adana, Hatay, Gaziantep gibi illerin yanı sıra İstanbul, şu sıralar âdeta bir yabancı casus cenneti. CIA, MI6, Mossad, BND, FSB/SVR ve El-Muhaberat ajanları ülkemizde cirit atıyor. En etkin servis ise ne sanıldığı gibi CIA, ne Mossad, ne de BND. Şu günlerde Türkiye'de en etkin çalışan yabancı istihbarat örgütü Rus gizli servisi. MİT, mesaisinin hatırı sayılır bir kısmını Rusya'nın özellikle Suriye meselesini bağlamındaki espiyonaj faaliyetlerine karşı koymaya ayırıyor. MİT'in bir ünitesi de, Mossad'ın ve ABD'deki Erdoğan karşıtı çevrelerin parmağının olduğu Hakan Fidan'a yönelik yayınları açık istihbarat yoluyla yapılmış bir espiyonaj faaliyeti olarak algılayıp buna karşı önlem geliştirmekle meşgul.

Bu; büyük, çok cepheli, karmaşık bir istihbarat savaşı. Bir tür 'istihbari Armageddon'... Ve bu savaşın galipleri, 21. yüzyılın da önderleri olacak.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.