Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Türkiye, üçüncü yılını idrak ettiğimiz 'gayrimilli istihbarat operasyonu' 7 Şubat'a uzanan süreçte şifrelerini pek az kişinin çözdüğü gizemli olaylar yaşadı. Olaylar art arda sıralandığında 'puzzle'ın parçaları birleşiyor.

Şimdi cezaevinde olan Paralel Devlet Yapılanması'na (PDY) üye bir polis şefinin görevlendirdiği emniyet amiri, MİT'in Beşiktaş Serencebey Yokuşu'ndaki İstanbul Bölge Başkanlığı binasına giderken tedirgindi. Elinde savcılığın yakalama kararı, yanında da güvendiği polisler vardı. Gelgelelim MİT'in, PKK masasında görevli iki yöneticiyi (Hakan Y. ve Hüseyin Emre K.) teslim etmeyeceğini hissediyordu.
Binaya vardıklarında duvarların üzerindeki bordo bereli korumaların teyakkuzda olduğunu gördü. MİT İstanbul Bölge Başkanı İsmail Nişancı, emniyet amirinin geldiğini duyunca aşağıya indi ve bordo bereli nişancıları göstererek, "Ankara'dan kesin talimat var. İçeri giremezsiniz. Eğer zorla girmeye çalışırsanız girseniz bile çıkamazsınız. Aradığınız kişiler de raporlu, burada yoklar" dedi. Şike soruşturmasında Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım'a bilgi sızdırdığı gerekçesiyle çok değil, beş ay önce Özel Yetkili Savcı Mehmet Berk tarafından ifadeye çağrılan Nişancı, Emniyet'le gerginlik konusunda deneyim kazanmış bir isimdi. Sözlerinin etkisini anlamak için emniyet amirinin yüzüne baktı. Amir, şartları daha fazla zorlamanın iki devlet kurumu arasında silahlı çatışmaya yol açacağını kavramış gibiydi. Binadan, MİT yetkililerini alamadan döndüler.
2009'daki Oslo görüşmelerine Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı olarak katılan dönemin MİT Müsteşarı , Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş ve 2010'daki Müsteşar Emre Taner'in tutuklanmak istendiği kozmik operasyonun nihai planları, 7 Şubat sabahı Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi'nde Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcı Vekili Fikret Seçen'in odasında yapıldı. Seçen, odada ağırladığı dönemin terör, istihbarat ve KOM müdürlerinin verdiği bilgiler doğrultusunda soruşturmayı tevdi ettiği Savcı Sadrettin Sarıkaya'ya "Düğmeye bas" talimatı verdi. Tıpkı 17 Aralık 2013'te olacağı gibi Başsavcı Turan Çolakkadı operasyondan bihaberdi.
7 Şubat 2012 günü A Haber'de yayına girmeye hazırlanırken Başsavcı Vekili Fikret Seçen kritik bir açıklama yapmıştı. O zamana kadar hep Erdoğan'a yakın bir isimmiş gibi lanse edilen Seçen, "Savcıların elinde önemli deliller var" kabilinden bir cümle kurdu. Bu cümle, cemaatçilerin bu tür soruşturma ve davalarda sıklıkla kullandığı "Bilmediğiniz şeyler var" klişesine ne çok benziyor değil mi? Aslında cemaat, 'sadece kendisinin bildiği' MİT'e yönelik operasyonlar sürecini çok önceden başlatmıştı. Paralel polisler, MİT'e ilk baskınlarını 5 Aralık 2009'da Erzincan'da yapmışlardı. Özel Yetkili Savcı Osman Şanal'ın talimatını verdiği bu operasyonda iki MİT mensubu gözaltına alınmıştı.

HÂKİM: 'GELMESİN, GELİRSE TUTUKLANACAK'
Dün itibariyle üçüncü yılını idrak ettiğimiz 'gayrimilli istihbarat operasyonu' 7 Şubat sürecine uzanan altı aylık zaman diliminde sınırlı sayıda siyasetçi, bürokrat ve gazetecinin şifrelerini çözebildiği gizemli olaylar yaşandı.

Önce MİT'in KCK içine yerleştirdiği muhbirler veya MİT'e bilgi, fotoğraf veren kişiler, paralel polisler tarafından teknik takibe alındı, sonra içlerinden bazılarının isimleri sızdırıldı. Bu yapılırken dünyanın en yaygın istihbarat kaidesi olan örgüt içinde muhbir bulundurma sanki suçmuş gibi lanse edildi. İsmi sızdırılanlardan biri yabancı bir haber ajansına çalışan bir fotomuhabirdi. Bu fotomuhabir, MİT'e vermek üzere Murat Karayılan'ın bulunduğu bölgenin fotoğraflarını çekti. Vizörden ufku tam ortalayarak çekilen bu fotoğraflar MİT'in elektronik istihbarat ünitesine gitti ve oradaki bir program vasıtasıyla Karayılan'ın koordinatları tespit edildi. Paralel Devlet, 26. MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ı tutuklamaya teşebbüs etmeden bir ay önce önce, 2012'nin 6 Ocak'ında Türkiye'nin 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'u tutukladı. Fidan da ifadeye gitseydi o da tutuklanacaktı. Bunu 'dönemin Başbakanı' Tayyip Erdoğan da çok güvendiği bir kamu kurumu yöneticisi vasıtasıyla öğrenmişti. Bu yönetici, 7 Şubat'ta Özel Yetkili Mahkeme Başkanı Vedat Yılmazabdurrahmanoğlu'na gitti ve "Hakan Fidan neden çağrıldı?" diye sordu. Yılmazabdurrahmanoğlu, "Gelirse tutuklanacak, gelmesin" dedi. "Tutuklamayacaktık" diyorlardı ama tutuklayacaklardı. "Oslo'yu soruşturmuyoruz" diyorlardı ama aslında Oslo'yu soruşturuyorlardı. Oslo görüşmelerine katılan iki ismi (Hakan Fidan ve Afet Güneş) ifadeye çağırmaları boşuna değildi. Emre Taner ise o dönemde Güneş'ten sorumlu amir olduğu için çağrılmıştı. Metnin başında andığımız diğer iki MİT görevlisi de KCK muhbirleriyle bağlantılı 'case officer'lar olduğu için sorgulanmak istenmişti.

#Sayfa#

ULUDERE'DE İSTİHBARAT MUAMMASI
7 Şubat operasyonuna uzanan süreçte, 2011'in son çeyreğinde TSK-MİT-polis işbirliği ile yakın tarihin en başarılı terörle mücadele operasyonları gerçekleştirildi. Ancak senenin bitimine üç gün kala, yanlış bir teknik istihbarat sonucu Irak sınırından Türkiye'ye girmek üzere olan 34 köylü Uludere'de öldürüldü.

Uludere'de teknik istihbarat verilerinin paralel yapıya yakın bazı subaylar tarafından sağlandığı yönünde duyumlar var. Ancak olayda teknik istihbaratın ilk kaynağı ile bu istihbaratı servis eden askeri kadronun rolü hâlâ bir sır. Council on Foreign Relations (CFR) adlı ABD'li düşünce kuruluşunun 7 Şubat sürecinde yayınladığı makalelerde asıl istihbarat kaynağına ilişkin bazı iddialar var. CFR'den Micah Zenko'nun 24 Mayıs 2012'de kaleme aldığı bir yazıda Kasım 2007'den beri ABD'nin insanlı ve insansız hava araçlarından PKK'lıların hareketliliğiyle ilgili Türkiye'ye istihbarat sağladığı öne sürülüyor. Ve teknik istihbaratı ABD predatörlerinin verdiği de belirtiliyor. Zenko daha da ileri gidiyor ve Uludere'de ABD'nin verdiği istihbaratın rolünün olup olmadığını sorguluyor.
Uludere saldırısının dış ve iç istihbarat boyutları hâlâ bir muamma ama olayın, Gölbaşı Elektronik Sistemler'in, kısa adıyla GES'in 1 Ocak 2012'de MİT'e devrinden sadece üç gün önce vuku bulması tesadüf değil.

ABD'NİN YENİ MİT'E BAKIŞI
7 Şubat, ABD ve İsrail'in, Türkiye'ye yönelik istihbari yaklaşımını anlamadan çözülebilecek bir operasyon değil. İstihbarat çevrelerine yakın Brooking Institution, Council on Foreign Relations ve RAND Corporation gibi meşhur ABD 'think tank'lerinin yayınladığı rapor ve makaleler bu konuda ipuçları veriyor.
CFR'nin Türkiye ve Ortadoğu uzmanlarından Steven A. Cook, 7 Şubat'tan sonraki yazılarında Türkiye'ye yönelik muhalefetin dozunu yavaş, ama hissedilir biçimde yükseltti. 17 Aralık sonrasında giderek artan bu muhalefet, artık düşmanlığa evrildi. Cook, Türkiye'nin net biçimde ve aktif olarak Amerika'nın Ortadoğu'daki amaçlarını çökertmek amacıyla çalıştığını öne sürüyor.

Cook, son dönemlerde Foundation for Defense of Democracies adlı yeni-muhafazakâr düşünce kuruluşunun müzmin Türkiye muhalifi yöneticisi Johathan Schanzer'ın yazılarına da sık sık referans veriyor. Schanzer gibi bir 'think tanker'ın görüşlerine atıf yaparak Türkiye'nin Hamas'a desteğinin büyük sorunlara neden olacağını yazabiliyor. Cook, Hakan Fidan'dan Erdoğan'ın en güvendiği isim diye söz ediyor. Sanki Erdoğan CIA ve Mossad'a ya da onların dâhili uzantısı PDY'ye güvenmek zorundaymış gibi… Aynı Cook, Türk ordusunun, Türk Gizli Servisi MİT'in, Suriye'deki El Kaide bağlantılı gruplara silah nakliyesi yaptığını da ileri sürüyor. 1 ve 19 Ocak 2014'teki TIR baskınlarını hatırlatıp soralım: Paralel devletin tezlerini ne çok andırıyor değil mi? Kimin kime ilham kaynağı olduğuna ise siz karar verin.

#Sayfa#

MOSSAD KAYNAKLI MİT DEZENFORMASYONU
CIA ve Mossad geçmişte Türk istihbaratı üzerinde çok etkiliydi. Şimdi yaşanan istihbari çatışmanın asıl sebebi, Türkiye'nin istihbarattaki millileşme arayışları. Bu, 200 yıllık Batı hegemonyasının istihbaratta da geriletilmesi anlamına geliyor.

ABD'nin Türkiye'ye istihbari ilgisi çok köklü. Yarın Yayınları'nın yeni bastığı 1963 tarihli doktora tezi bunun bir kanıtı. İttihat ve Terakki'nin istihbarat örgütü Teşkilatı Mahsusa ile ilgili bu tezi CIA analisti Philip Hendrick Stoddart, meşhur istihbaratçı Eşref Sencer Kuşçubaşı'nın anlatımlarına dayanarak yazmıştı. Bu çalışma, Teşkilatın üçüncü başkanı Hüsamettin Ertürk'ün hatıratını saymazsak bu konuda yapılmış en doyurucu araştırma olma özelliğini halen koruyor. Cemaat, CIA açısından sadece Türkiye'deki istihbaratçı, polis, hâkim ve savcılar üzerinden değil, yurtdışındaki okullarda bulunan kadro açısından da işbirliği yapılacak istihbari hedef konumunda. Şimdi yaşı iyiden iyiye ilerlemiş olan eski MİT yöneticisi Osman Nuri Gündeş, 2010'da kaleme aldığı kitapta Gülen'in Orta Asya'daki Türk okullarını CIA ile işbirliği içinde kurup yönettiğini yazmıştı. CIA ve Mossad, Türk istihbaratını halen çok yakından izliyor. Bu konuda bazen manipülatif haberler yayınlatıyor. İstihbarat konularında uzman olan ABD'li gazeteci yazar David Ignatius 7 Şubat'ın yaşandığı sene, Türkiye Gizli Servisi'nin, İsrail Gizli Servisi Mossad'a çalışan 10 İranlı muhbirin ismini İran hükümetine verdiğini öne sürdü. Ignatius'a göre bu ABD ve İsrail'in, İran'ın nükleer programına yönelik istihbarat faaliyetlerine büyük bir darbeydi. Ignatius'un, 2009'da Tayyip Erdoğan'ın 'One minute' çıkışını yaptığı toplantının moderatörü olduğunu da hatırlatalım.
CFR'den Steven Cook, Ignatius'un bu iddiasının kaynağının, İsrail istihbaratı olabileceğini ima ediyor. Cook, "Eğer bu bilgi İsrail kaynaklı ise İsrail-Türkiye ilişkileri gerçekten minimum seviyede" diyor. ABD'nin istihbarat bağlantılı think tank kuruluşlarının Gülen'le ilgili yaklaşımlarını anlamaya çalışırken RAND Corporation'a da bakmak şart. RAND'in Graham Fuller üzerinden cemaati nasıl koruyup kolladığı malum. Kurumun uzmanlarından Cherly Benard, Gülen'i 'Türkiye'nin modernistlerinden biri' olarak tanımladığını belirtelim. RAND çevreleri, giderek Gülen'i Sufizm'le modernizmin terkibini yapmış büyük bir cemaat lideri ve entelektüel olarak lanse ediyor. O da bir şey mi, Gülen'i Kant'la mukayese eden ABD'li akademisyenler bile vardı. Yerseniz!

PARALEL DEVLETİN KÖKENİ
7 Şubat'ın hemen ertesinde 12 Şubat'ta bu köşede yazdığım 'Devlet paralel devlete karşı' başlıklı yazıda "Bu çatışmanın adını dürüstçe koyalım: Bu, 'milli' olanla 'gayri milli' olan arasındaki savaştır" demiştim. Gülenistlerin ne kadar 'gayrimilli' oldukları aradan geçen üç yıllık süreçte net biçimde anlaşıldı.
Benim yazımın yayınlanmasından bir gün sonra, 13 Şubat 2012'de Hürriyet yazarı Şükrü Küçükşahin, 'Hakan Fidan'ın ana görevi' başlıklı ilginç bir yazı yazdı. Küçükşahin, yazısında "Hakan Fidan, MİT Müsteşarı olunca (25 Mayıs 2010) ziyaret ettiği önemli bir ismin, 'Gülen cemaati devlette örgütleniyor iddiaları var' sözüne şu kısa cevabı veriyor: Paralel bir örgütlenmeye devlet içinde izin vermemek ana görevimiz" cümlelerine yer verdi.
Fidan'ın böyle bir şey söylediğini istihbarat kaynakları doğrulamıyor. Bunu gerçekten söyleyip söylemediğini belki ilerleyen zamanlarda siyasete adım attıktan sonra kendisi açıklar. Ama Küçükşahin'in yazısının 7 Şubat sürecinde hangi amaca hizmet ettiğini sorgulamak gerekiyor. Bir gazeteci olarak görevinin 'sorgulamak' olduğunu her fırsatta söyleyen Küçükşahin, bu kulis bilgisinin neden kendisine verildiğini de sorgulamalıdır. Birileri -muhtemelen cemaate yakın istihbarat çevreleri- paralel devlet tanımının MİT'ten çıktığının bilinmesini istiyorlardı.
Nitekim cemaat çevrelerine yakın siteler, paralel devlet tanımının ilk benim yazımda kullanıldığını yazarken, Küçükşahin'in yazısına atıfta bulundular ve aslında bu tanımın çok önceden 'MİT'in dehliz'lerinde (Böyle gizemli ifadeleri de severler) konuşulduğunu yazdılar. Oysa gerçek şuydu: ABD'li siyaset bilimci Robert Paxton'a ait paralel devlet kavramı, cemaatin KCK'ya paralel devlet dediği dönemde zaten Kürt çevrelerinde cemaat için kullanılıyordu. Yani MİT'in, bu kavramı tedavüle sokmasına gerek yoktu. Cemaatin iddia ettiği gibi yazıyı istihbarat teşkilatından gelen bilgilerle yazmadım. Sadece 'toplumun dehliz'lerinde konuşulan bir şeyi yazıyla kayda geçirdim.
7 Şubat'ın ne anlama geldiğini Fidan başta olmak üzere hükümete yakın isimlerden bazıları anlamıştı. SETA Genel Koordinatörü Taha Özhan, 18 Şubat 2012'de yazdığı yazıda 7 Şubat'ı yeni Türkiye'ye karşı bir sabotaj girişimi olarak nitelendirdi. SETA Siyaset Araştırmaları Direktörü Hatem Ete ise aynı tarihli yazısında MİT yöneticilerini sorgulamak isteyen anlayışı 'Yeni Kemalizm' olarak tanımladı. Kemalizm'le ve giderek İttihatçılarla vesayetçilikte buluşan Gülenizm'in, daha gizli, dinamik, sofistike bir örgütlenme kurduğu söylenebilir. Devleti ele geçirmeye çalışma işinde belirli bir ölçüde başarılı olduklarını teslim edelim. Ancak devlet, kendisini asla bu örgüte teslim etmeyecek

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER