- Paris'teki hayatınızdan bahseder misiniz? İki odalı bir evde yaşadığınızdan söz ettiniz. Burası aynı zamanda atölyeniz mi?
- Benim yaşantım gayet basit. Sabah uyanıyorum, üç bardak çay içiyorum. Ardından hemen masanın başına oturuyorum. Burası satın aldığım kitaplarla, sanat eserleriyle dolu. Bir resme çalışıyorsam, bu çalışmama devam ediyorum. Bazı arture'lerin yapımı bir-iki hafta sürüyor; büyük bir arture ise 10 ayı geçebiliyor. Çalışmakta olduğum bir arture yoksa, kitaplarımı okuyorum. Deftere notlarımı alıyorum. Bir konuya kafayı takınca o zaman yeni bir arture çıkıyor. Bu arada göbek bağlıyorum tabii... Sonra alışveriş yapıyorum ve ardından yemek yapıyorum. Eskiden eşime ve kızıma yapıyordum. Eşim öleli maalesef altı yıl oldu. Akşam tekrar kitaplarımı okuyorum. Gayet basit bir yaşantım var. Cumartesi günleri kitap avına çıkıyorum. 10-15 kitap bulursam ne mutlu bana.
- Nerelerde kitap avlıyorsunuz?
- Paris'te Seine Nehri kıyısında kitapçılar var, oralara bakıyorum. Ben müzelere pek gitmem ama kitapçı dükkânlarına bakarım. Müze sevmem ama bu müze hoşuma gitti. Herhalde benim sergim olduğu için... 40 yıl sonra beni buralara getirtti. Belki beni gençleştirecek. Daha da çocukluğa dönersem tatsız bir şey olur!
- Her cumartesi Cafe Palette'e gidiyormuşsunuz bir de...
- Eskiden meşhur Palette'e gidiyordum. Sonra orası bozuldu. Şimdi başka bir yere gidiyorum. Ne yazık ki çok az dost kaldı. Bir-iki arkadaş görüyorum ve eve dönüyorum.
- Müzeleri sevmiyorsunuz, bienaller hakkında ne düşünüyorsunuz? Malum İstanbul Bienali de başlıyor...
- Ben ressam değilim; hatta resim sanatından iğreniyorum. Benim için baştan beri 'yazar-çizer' dediler. Belki bu doğru. Bende daha çok ozanlık, şairlik var. O yüzden ben modern sanat müzelerine falan gitmem. Anladığım kadarıyla bu bienal, daha çok avangart, modern sanatla ilgili. Beni pek ilgilendirmiyor. Ama gitmeye mecbur olacağım. Levent beni götürecek.