Türkiye'nin en iyi haber sitesi
OKUR TEMSİLCİSİ OKUR TEMSİLCİSİ - YAVUZ BAYDAR

Medyanın nefret söylemi

Deprem zihinlerdeki habis canavarı da uyandırdı. Medyada kin ve nefret saçan bir söylem hayat buldu. Kırılgan olan sosyal huzur sağlama alınacaksa, nefret söylemi ile tavizsiz mücadele şart

Van depremi sadece acı ve yıkıma yol açmakla kalmadı, aynı zamanda ülkemizde yaygın bir 'habis zihniyet'in faylarını da tetikledi. Bölgedeki insanların etnik kimliği, süren terörle birleştirildi; asılsız bir sebep-sonuç ilişkisi üzerinden ortalığa bir nefret söylemi yayılıverdi. Bu hastalığın TV ekranları, sosyal medya ve basında su yüzüne çıkması da bize sadece problemin ne kadar acil olduğunu hatırlattı.
Buradan başlayalım: geçen Pazartesi'den bu yana SABAH'ın haber ve yorumlarında bu tür bir söylem olduğuna dair bir okur uyarısı olmaması olumlu bir işaret. Okur Temsilcisi'nin taraması da bunu doğrulamakta.
Ama bu medyadaki yaygın hastalığın dozunu azaltan bir durum değil ne yazık ki. Irkçılık, inanç gruplarına veya etnik kimliklere karşı nefret ve kışkırtma medyada her an her yerde karşımıza çıkabilir. Son dalga öylesine yoğundu ki, duyarlı yurttaşlar ve kanaat temsilcileri yanında, ülkenin başbakanı da bunu açıkça kınama gereği duydu.
Bu alanda medyada bir başıboşluk var. Hem etik alanında, hem de yasalarda.
AB Komisyonu her yıl dikkatle okunan İlerleme Raporu'nda 'TV dizileri ve filmler de dahil olmak üzere, medyadaki nefret söylemine yaptırım uygulanmamaktadır. Medyayı da kapsayacak şekilde nefrete kışkırtmaya karşı dava açılmasını sağlayacak yeni bir yasal düzenlemeye ihtiyaç vardır' diyor. Raporda ayrıca, Avrupa Konseyi'nin medya kuruluşlarına söylemi engelleyecek etik kurallar koyması ve uygulaması çağrısı tekrarlanıyor.
Geçen haftaki yazımı 'nefret söylemi suç olmalıdır' diye bitirmiştim. Hafta ortasında HSYK'nin geniş çaplı uluslararası katılımlı İstanbul toplantısında aynı - bu kez savcı ve hâkimlere yönelik olarak - çağrıyı yenilerken, TV ve sosyal medyadan yayılan nefret söylemi ortalığı kasıp kavurmakta; medya temsilcileri fiziksel tehdit altında deprem bölgesinde çalışmaktaydı. Bu infiale neden olan nefret söylemi sahiplerine karşı ise ne cezai ne de idari yaptırım uygulanmaktaydı.
Sorunun yasalar yanında bir de etik boyutu var. Medya bu alanda kendisine pek çeki düzen verme yanlısı değil. Oysa geçmişe bakınca neredeyse bir suç ortaklığı söz konusu: Hrant Dink cinayetinin azmettiricisi olarak yargılanan Yasin Hayal ifadesinde, 'Dink'i şahsen tanımadığını ama gazetelerden Türk düşmanı olduğunu okuduğunu' söylemişti. 2007'de İzmir Ayasofya Kilisesi rahibine saldıran şahıs da Ogün Samast gibi kahraman olmak için bu fiili gerçekleştirdiğini ifade etmişti.
Bunlar etiğe lüks olarak bakan, etiği ekonomik çıkara engel olarak gören medya kesimlerinin, bariz nefret suçlarından ne kadar sorumlu olduğunu gösteren örnekler.
Peki kural yok mu? Elbette var. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin Hak ve Sorumluluklar Bildirgesi'nde gazeteci için 'İnsanlar, topluluklar ve uluslar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınır… Her türden şiddeti haklı gösterici, özendirici ve kışkırtan yayın yapamaz' kuralı mevcut.
Etik alanında son dönemde çalışmalar yapan Medya Derneği, daha sonraki bir yazımda ele alacağım 'Gazeteciler İçin Etik İlkeler' metninde bu konuya ayrıntılı yer ayırmış.
'Haberler hiçbir şekilde kışkırtıcı veya ayrımcı bir dil kullanmamalıdır' dendikten sonra şöyle devam ediyor: 'Medya kuruluşları herhangi türde nefret söylemini veya ayrımcı görüntüleri yayınlarken azami dikkat göstermelidir. Ama bu son derece hassas bir meseledir. Olayları aktarmak gazetecilerin görevidir. Nefret eylemlerini görmezden geldiğimizde, kimsenin tepki gösterme, kınama veya farklı bir bakış açısı ortaya koyma fırsatı olmayacaktır. Gazeteciler, saldırgan görüşleri aktarma görevlerine bağlı kalmayı sürdürürken zararı en aza indirebilecek seçenekler bulmalıdır. Medyanın, bunun niye nefret söylemi olduğu ve niye bir haberde kullanıldığını anlaması için kamuoyuna yardımcı olması önemlidir… Bu yüzden nefret suçu içeren ifadelerin veya diğer malzemelerin kullanılmasına, ancak haber değeri olduğuna hükmedildiğinde, bir meseleye veya olaya ışık tuttuğunda ve kamusal yarar söz konusu olduğunda izin verilebilir.'
Medya yöneticileri bu ilkelere özen gösterseler, ihlal edenlere yaptırım uygulasalar, sorunun önemli kısmı gündemden kalkacak.
Başka ne yapılabilir? Meclis bu yasa maddesini geçirse de geçirmese de okur ve izleyici toplumda ciddi bir farkındalık yaratabilir. Bunun için, bir süre önce açılmış olan bir internet sitesi gönüllü katılım bekliyor. Kötüyü teşhir etmek, okurun ve izleyicinin 'bunu artık istemiyorum' demesiyle eş anlamlı. Dolayısıyla www.nefretsoylemi. org sitesine aktif katkı yararlı.
İkna olmak için, sitenin girişindeki şu saptamaları okumak yeterli olabilir:
'Haberlerde, özellikle manşet ve haber başlıklarında kullanılan provokatif, ırkçı ve ayrımcı dil, toplumda düşmanlık ve ayrımcı duyguları tetikleyen, kalıp yargıları güçlendiren birer araca dönüşüyor… Böylesi bir dilin kullanılması ise toplumda huzursuzluk ve savunmasız gruplara yönelik yaygın bir önyargının yerleşmesine yol açıyor. Hedef alınan kişi ve gruplar tedirginleşiyor, sessizleşiyor ve demokrasinin olmazsa olmazı olan sosyal ve siyasal yaşama katılım şanslarından zorunlu feragat ediyorlar. Bu kışkırtıcı ve hedef gösterici dil kullanımı zaman zaman düşmanlaştırılan ve marjinalleştirilen grupların üyeleri ya da mekanlarına yönelik saldırılarla sonuçlanabiliyor.'
Nefret söyleminin temelinde önyargılar, ırkçılık, yabancı korkusu veya düşmanlığı, tarafgirlik, ayrımcılık, cinsiyetçilik ve homofobi yatar. Kültürel kimlikler ve grup özellikleri gibi unsurlar nefret söyleminin kullanılmasını etkiler, ancak yükselen milliyetçilik ve farklı olana tahammülsüzlük gibi koşullarda, nefret dili yükselir ve etkisini artırır.'
'Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına baktığımızda, nefret dili kullanan kişinin etki alanı önemlidir ve bu kişinin siyasetçi olması durumunda sorumluluğunun daha yüksek olması gerektiğini ve toplumda farklı olana yönelik tahammülsüzlüğü geliştirecek ya da arttıracak dilden kaçınması gerektiğini ifade eder.'
Dördüncü kuvvet olarak adlandırılan medya ise en etkin kültürel iletkenlerden biridir… Medya sorumsuz veya dikkatsiz davranırsa, ırkçılığı ve kişilerin birbirine karşı nefret duyguları üretmesini tetikleyebilir, besleyebilir ve güçlendirebilir; en kötüsü de bu tür tutumları meşrulaştırıp, haklı çıkarabilir.'
Okurları duyarlılığa davet ediyorum. Nefret söylemine yer yok.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA