Türkiye'nin en iyi haber sitesi
HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Solun sahibi kim?

Belki biraz "edebiyatçıca" olacak ama gene de yazayım. Yıllar önce bu konuları konuşurken kaleme aldığım bir yazıda "Galile solculuğu" diye bir deyim kullanmıştım. Galile, "bana bir kaldıraç verin dünyayı yerinden oynatayım" demişti. Ben de "solun dünyayı yerinden oynatacağı kaldıraç nedir" diye soruyordum.
Şimdi, işçi sınıfının dönüştüğü, işçilik zeminine oturmuş ve "demokratik merkeziyetçiliği" öngören Leninist dar parti modelinin ortadan kalktığı, aydın öncülüğünün söz konusu bile olmadığı, yatay örgütlenmelerin, dikey ve hiyerarşik örgütlenmelerin yerini aldığı, sivil toplum girişimlerinin ve gevşek dokulu ittifakların harekete geçtiği bir dönemde solun sahibi kim olacak?
Bu sorunun cevabı çok bellidir. Birincisi "olayların mantığı" gerçeğini bilmektir. Yani, kapitalizan üretim ilişkilerinin getirdiği dinamiği yadsıyan bir solu ben bilmiyorum. Marx'ın dünyayı "yorumlayışı" ("kurgulayışı" değil) sosyalizm değil kapitalizm üstündendir.
İkincisi,her şeye rağmen sol dünya görüşü adalet temeline oturur. Yani sömürü kavramını kendisine çıkış noktası almamış bir sol olamaz. Ama en geniş manada bir sömürü ve sol beraberliği. Tüm ezilenler, mağdurlar, madunlar, dışlanmışlar, en geniş adalet paydasında solun doğal müttefikleridir. Eşitlikçi bir ekonomi politika anlayışı ve gene hakların eşitliği anlamına gelen bir demokratikleşme anlayışı olmadan sömürüye karşı çıkan sol tasavvur söz konusu edilemez.
Fakat asıl üçüncüsüdür en ciddisi, hele Türkiye'yi düşünüyorsak: Modernleşme ve büyüme/kalkınma ekonomileri.


***

Türkiye sağının soldan ayrıldığı eşik budur. Sağın büyüme modellerine ve gelişme/modernleşme yaklaşımına karşılık sol, en fazlasından, eşitlikçi bölüşüm politikalarını savunmuştur. Bölüşecek bir şey olmayınca ne paylaşılacak? Bugün de, hâlâ Türkiye'nin ana sorunu budur. On yıldır iktidarda olan AK Parti bunu kendisine özgü bir ideoloji çerçevesinde gerçekleştiriyor. Ama o arada devleti de dönüştürüyor.
Yeni bir solun bu sistematiği peşin hükümlerle reddetmesi değil sahiplenmesi, savunması gerekir. Sol o kitleyi, onun Varoluşçu dünya görüşünü (bu eğer İslam'sa İslam'dır...) öncelikle benimseyerek bu ittifakı kuracak. Onu kültürel temelde değil ekonomik, sosyal ve politik temelde dönüştürmeyi öngörecek. Oysa nasıl Türk modernleşmesi esasen kültürel bir dönüşümse, 1960 sonrasındaki sol uyanış da kültürel bir hareketti. Ekonomik değildi.
Sadece Türkiye'nin sorunu değil bu yetersizlikler, kısıtlamalar. Tüm dünya bu sorunu tartışıyor. Ama Türkiye'deki solun sorunu iki katlı. Hem bunlarla yüzleşmesi gerekiyor hem de bizim devletçilik, ulusalcılık/ milliyetçilik, asker/darbecilikten oluşan zincirlerini kırması gerekiyor.
Solun bu geçmişi gerçekten çok arkaik bir mimari. "Türk Solu" henüz tarih öncesini aşamamış durumda. Hâlâ 19. yüzyıl Pozitivizminin elit öncülerbilimselcilik hattındaki ittifakını savunarak ve çıkış noktası alarak sol, işte en fazla bugünkü noktaya gelebilirdi. O bakımdan da öncelikle dünya soluyla arasında ciddi kriz var. Hâlâ Kemalizmi sosyal demokrasi, CHP'yi sol sanarak, kültüralizmi toplumsal dönüşüm dinamiği kabul ederek daha fazla bir yere varılamaz.
Sol önce zincirlerini kırmak ve evrenselleşmek zorundadır.
Solun sahibi gerçek soldur!

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA