BİROL BİÇER
birol.bicer@aktuel.com.tr
HASAN HÜSEYİN KEMAL
Son yıllarda tasavvuf adına pek çok etkinliğe, tasavvufi kişiliklerin ve eserlerinin daha çok anıldığına şahit oluyoruz. Kimilerine göre tasavvuf yükselişte kimisine göre ise “her zaman var oldu ama şimdi görünürlüğü artmakta”. Bu görünürlük artışı din ve tasavvufa yönelik önyargıları da giderek köşeye sıkıştırıyor. İnsanların dini ve dine dair meseleleri çok tartıştığı bir ortamda dinin ve hakikatlerinin sadece tek bir formda değil pek çok farklı meşrep, zevk ve renkte büyük bir çeşitlilik içerisinde yaşanabildiğini gösteren örnekler sayıca çok olmakla beraber çoğu yine de kendi dünyasında kalmayı, görünüre çıkmamayı tercih ediyor. Ne de olsa son derece içsel ve mahrem bir yol. Biz de düştük yollara ve dergâh dergâh dolaştık, işin edebiyatını ve teorisini yapanlara değil, bizzat uygulayanlara başvuralım dedik. Gördük ki, tasavvuf artık sadece belirli çevrelere ait olmaktan çoktan çıkmış ve toplumun çok farklı kesimlerinde yaşanmaya başlayan bir hayat tarzı olmak üzere. Günümüzün dervişleri ise kafalardaki kalıplardan çok uzak, bizzat günün toplumuna entegre olmuşlar. Sizler için İstanbul’dan farklı tasavvuf topluluklarının ortamlarını kokladık, faaliyetlerini gözledik, dergâhlarında lokma sofrasına oturduk, zikir halkalarına kenarından biz de iliştik. İşte o anlara ilişkin gözlemlerimiz.
CERRAHİ TEKKESİ’NDE LOKMAYI PAYLAŞMAK
“Günümüzde yaşayan gelenek”
İstanbul’da tasavvuf denilince ilk akla gelen yerlerden birinde, Cerrahi tekkesindeyiz. Saray hekimlerinden Nureddin Cerrahi’nin iki buçuk asır önce kurduğu tekke, Karagümrük’te Nurettin Tekkesi denilen yerde halen faal. Burası aynı zamanda Klasik Türk Musikisi ve tasavvuf müziğinin de yasaklandığı dönemlerden beri yaşatıldığı merkezlerden biri. Bir dönemin efsanevi şeyhlerinden Muzaffer Ozak da tasavvufu buradan çıkarak Fransa, Amerika, Kanada ve Meksika’ya yaymıştı. Cerrahilik Arjantin de dahil bu ülkelerde neredeyse Türkiye kadar yaygın. Günümüzde postnişinliğini bir hukukçu ve müzik otoritesi olan Ömer Tuğrul İnançer’in yaptığı bu tarikat sanat, estetik, serbest görüş ve hoşgörülü İstanbul tekke geleneğinin yaşatıldığı başlıca ocaklardan biri. Perşembe ve cumartesi akşamları ihvanın zikir ve sohbet için toplanma geleneği sürüyor. Tekkeye bir perşembe akşamı misafir oluyoruz. Erkekler alt katta, hanımlarsa üst katta yer alıyorlar. Akşam namazından önce bahçede dervişlerin kurduğu halkalardan birine katılıyoruz.
Ahmet Özhan’ın başını çektiği bir grubun musiki sohbetine kulak misafiri oluyoruz. Bahçedeki diğer halkaların kiminde Kur’an talimi yapan genç Cerrahiler’in sesleri eşlik ediyor bu musiki sohbetine. Diğer halkalarda ise akşama namazı ve sonrasındaki ayine kadar yarenlik eden derviş kümeleri göze çarpıyor. Akşam namazından önce meydan denilen, namaz kılınıp ayinlerin yapıldığı mekâna geçiyoruz. Başka misafirlerle biz geride bir köşeye kurulup Cerrahilerin dualar ve zikirlerden oluşan ayinini izliyoruz. Bu ayin bitince lokma yemeye geçiyoruz. İhvanın öbek öbek kurulduğu pek çok yer sofrasından birine biz de katılıyor ve ikram edilen yiyeceklere beraberce kaşık sallıyoruz. Yatsıya doğru tekrar meydana geçiyor ve bu seferde birkaç hafızın birlikte okudukları Yasin ve diğer sureleri dinliyor, cemaatle duaya katılıyoruz. Fotoğraf çekmemize müsaade verilmediği için edebe riayet ediyor ve görüntü almıyoruz. Sohbet ya da zikir halkalarında ünlü simalara rastlamak mümkün burada. Onlar inceleme da ihvanın arasında herkes gibi diz kırıp oturuyor, cemaate katılıyorlar.
MELAMİLER’LE BİR GECE
Onlarda şeyh de, tekke de, dergâh da yok
Kocamustafapaşa’da bir evdeyiz. Evin salonu 20 metrekare ya var ya yok. Ama içeride kadınlı erkekli tam 40 kişi oturmuş. Sohbet ediyor, arada makamıyla ilahiler okuyor, ilahilerin manalarını açıklıyorlar. Hanımlar arasında tesettürlü kimse yok, erkekler de tam bugünün moda tipleri. Hepsinin yönünü döndüğü “Efendi” dedikleri kişi, orta yaşı bir miktar geçmiş, güleç yüzlü, hemen hepimizin mahallemizden tanıdığı “tonton abi” tipinde sempatik bir kimse. Onun da kıyafeti güne uygun. Kot pantolon ve mavi gömlek... Sohbetin merkezini genelde o oluşturuyor. “İhvan” bazen soru soruyor, ondan açıklamalar geliyor. Bazen de kendisi açıklıyor. Ne “Efendi” dediklerinde bir sıra dışı tavır takınma, ne diğerlerinde onun huzurunda ezilip büzülme, abartılı iltifatlara yeltenme söz konusu. İhvanına sık sık şahsi olarak hatır soran, latifeler yapan “Efendi” kimi zaman muzip fıkralar da anlatıyor. Ama sohbetin geneline Allah, vahdet, vahdet-i vücut, ilahi isimlerin tecellileri ve pirleri Muhammed Nur-ül Arabi’den nakiller gibi konular hâkim. Bu ortam çoğumuzun artık tükendi gözüyle baktığımız Melamilere ait. Böyle düşünülmesi gayet makul çünkü Melamiler ne tasavvufta ne de sıradan hayatta görünmeyi, bilinmeyi sevmeyen meşrepten kimseler. Dini, hakikati ve tasavvufu şekle ve dış görünüşe hapsedenlere, “gericilik” ve “yobazlığın” her türlüsüne tepki duyan insanlar. Onlarda şeyh, tekke, dergâh da yok. Bu sebeple ibadetlerini bile göstermekten imtina ediyorlar. Haftanın belli günleri içlerinden birinin evinde toplanıyorlar, yeter ki bir hasır serecek kadar yer olsun..
CEMALNUR SARGUT VE DOSTLARI
“Tekkenin asıl gayesi vücudu tekke haline getirmektir”
Erenköy’de Türkkad’ın toplantı merkezindeyiz. Bağdat Caddesi civarında oturanlar dışında başka yerlerden gelenlerle beraber bu mekân her çarşamba tam bir “aşk ve muhabbet” merkezine dönüşüyor. Bir apartmanın giriş katında bulunan bu lokal, Cemalnur Sargut’un Allah, Peygamber, Ehl-i Beyt aşkından başlayıp tasavvufun her vechesinden bahsettiği sohbetinin cazibesiyle yıllardır giderek artan bir kalabalığı ağırlıyor. Çoğunluğunu modern ve zarif görünümlü hanımların oluşturduğu dinleyiciler Cemalnur Hanım’ın şefkat ve rikkat dolu ifadelerinde dinin, tasavvufun ve aşkın hakikatlerini büyük bir zevkle dinliyorlar. 20. yüzyılda İstanbul’daki tasavvuf figürlerinin en sıradışı temsilcilerinden biri olan Kenan Rifai’den günümüze uzanan bir halkanın son temsilcisi olan Cemalnur Sargut ve büyük çoğunluğu hanımlardan oluşan dostları yıllardır İstanbul’un belki de görünüşte tasavvufa ve dine en uzak görünen semtinde insanlara ilahi aşkı ve muhabbeti sevdiriyorlar. Cemalnur Hanım ve dostlarının giderek büyüyen bu faaliyetlerinin izleyicileri ise çoğunluk eğitimli, modern görünümlü, medeni insanlardan oluşuyor. Cemalnur Hanım’ın sohbetlerinde de taşkınlık, coşkunluk yok. Böyle şeylere iltifat edilmiyor. Aslolan tasavvufi hakikatlere dair bilgilerin ve muhabbetin edep, vakar, ağırbaşlılık ve olgunluk içerisinde paylaşılması.
“1940’lı yıllarda tarikatlar kapatıldıktan sonra hocam Ken’an’er Rifai hazretleri bu karara ilk uyan ve memnuniyetle uyan şeyhlerden biri olarak tasavvufun yaşam biçimi olduğunu ve güzel ahlak, edep, hoşgörü olduğunu tekrarlarken tasavvufun ilminin de üniversitelerde akademik olarak öğretilmesi gerektiğini bildirmiştir. Bu çok büyük bir vizyondur” diyen Sargut amaçlarını şöyle açıklıyor: “Bütün gailemiz tasavvufun nasıl yaşandığını ve insanların bu âlemde bütün bu sıkıntıların içinde de mutlu olabileceğini gösterebilmek.” Ona göre ölçü bilmek değil, yaşamak. “Bu yüzden de biz yaşayarak örnek olmak, öğrenmek ve bu öğretileri üniversiteler aracılığıyla halka anlatmak için çaba sarf ediyoruz” diye ilave ediyor. Sargut dostlarıyla birlikte “tasavvufun ışığında İslam’ın gülen yüzünü dünyaya anlatmak için ABD, Çin gibi dünyanın çeşit merkezlerinde tasavvuf kürsüleri kurarak manayı geliştirmek” için çaba sarf ediyor. Cemalnur Sargut ve dostları tasavvufun yalıtılmış bir hayattan ibaret olmadığının en açık örneklerini oluşturuyorlar. Şu sözleri faaliyetlerinin açık olarak özetliyor: “Tasavvuf her yerde yaşanabilir. Tıpkı İslam’da ibadetin her yerde yapılabileceği gibi. Tekkelerin kapanması da tasavvufun yaşam biçimi olmasını engellemez. Asıl tekkenin gayesi vücudu tekke haline getirmektir. Biz vücudumuzu tekke haline getirerek gönlümüzün etrafında tavaf ettirmek için yaşıyoruz. Yani kendimizdeki Allah’a ait hakikati görüp ona secde etmek için yaşıyoruz.”
METİN BOBAROĞLU VE DOSTLARI
Tasavvufun entelektüel ifadesi
Bir cumartesi günü Büyükada’ya uzanıyor ve ciddi tasavvuf okumaları ve çalışmaları yapan bir başka gruba misafir oluyoruz. Tasavvuf ve Kadim Bilgelik geleneğini engin bir yorumlamayla günümüz anlayışına sunan Metin Bobaroğlu ve onunla beraber tasavvufu tadarak yaşamaya çalışan son derece nezih bir grupla başlayan sohbetimiz saatlerce sürüyor. Bobaroğlu ve dostlarının tasavvuf üzerine düzenli toplantıları Göztepe Halis Kurtça Kültür Merkezi’nde birkaç yıldır çok değişik kesimlerden giderek büyüyen ve büyük bir ilgiye sahne oluyor. Ekberi Sultani geleneğinden gelen bir kâmil mürşit, yani manevi rehber tarafından irşat edilmiş olan Metin Bobaroğlu, tasavvuf geleneğinin başka kollarından da beslenmiş bir isim. Anadolu Aydınlanma Vakfı ve hareketi ile hayli derin bir ilgi uyandırıyor. Ancak kendisini herhangi bir tasavvuf yolu, meşrep ya da grupla tanımlamıyor. Onunla beraber tasavvufu öğrenme ve “zevk etme” sürecine dâhil olan dostları da kendilerini herhangi bir tarikat ya da meşrebe göre tanımlamıyorlar. Bu işi tadarak yaşamak için onlara katılanlardan da herhangi bir dine, mezhebe, meşrebe ya da yola mensup olmaları beklenmiyor.
Büyükada’da bir bahçede misafir olduğumuz bu topluluk din ve tasavvuf deyince ilk akla gelen geleneksel çevrelerden de oldukça farklı. Eğitimli, entelektüel ve modern yaşam tarzını benimsemiş insanlar. Esasen Metin Bobaroğlu ve dostları tasavvuf denilince alıştığımız muhafazakâr denilebilecek çevrelerin çok dışında bir kitleye hitap ediyor. Ayinleri, geleneksel tasavvuf yollarındaki törensel ibadetleri benimsememişler. En azından topluluk olarak... Onlara bir topluluk demek de zor. Zira aslında her biri birer birey olma bilinciyle hareket ediyorlar. Şeyh ya da mürit gibi sıfatları kullanmıyorlar. Bobaroğlu ve dostlarıyla yaptığımız sohbet çok derin sulara yelken açıyor. Kelimelere sığdırılacak ya da basite indirgenerek burada açıklanabilecek türden bir sohbet değil bu. Kısacası Bobaroğlu ve dostları İslam ve tasavvufu dar sınırlara ve sadece belli bir güruhun tekeline bırakmadan, muhafazakâr anlayışların çerçevesinden çok uzak, felsefe, bilim ve modernlikle gayet net uzlaştırarak hiç beklenmedik kesimlerden insanlara ulaştırıyorlar. Bu tarzlarıyla tasavvuf ve dini, bu konulara günümüzde en mesafeli durur gibi görünen kesimlere mal edecek gibi görünüyorlar.
HALVETİLERLE BİR SOFRADA
Ne dini ne dünyevi bir sohbet
Bir perşembe günü akşam namazına doğru Kocamustafapaşa’daki Ramazan Efendi Camii’ne uğruyoruz. 17. yüzyılda Afyon’dan İstanbul’a gelen Halveti şeyhi Ramazan Efendi’nin adını taşıyan bu camide haftada bir kez Halveti tarikatına mensup insanlar düzenli olarak sohbet ve zikir yapıyor. Haber amaçlı geldiğimizi söyleyince bizi de avluda kurulu bir kapalı mekânda düzenledikleri yemeğe davet edip ikramda bulunuyorlar. Akşam namazından sonra burada lokma yeniyor ve serbest sohbet edilip, yatsı vakti bekleniyor. Her birinin başında sekiz-dokuz kişinin kurulduğu dört yer sofrasından birine de biz ilişiyoruz. Sofraya sırasıyla getirilen çorba, pilav, fasulye ve cacık kâselerine hep birlikte kaşık sallıyoruz. Yemeğe herkes “sünnet icabı” tuzla başlıyor. 40 kişiye yakın toplulukta hemen herkes işin bir tarafından tutmuş hizmet ediyor. Birileri bu iş için görevlendirilmiş havası yok. Yemekten sonra Kur’an okunuyor, ardından çay ve serbest sohbet havasına geçiliyor. Ortama bir Anadolu havası hâkim. Yaşlı, genç, cübbeli, sakallı, kot pantolonlu, sakalsız, bıyıksız her türden insan var.
Tüm bunlar burada kaynaşmak için bir sebep ya da engel teşkil etmiyor. Çaylar yaşlı bir derviş tarafından parça şekerle servis edilip kıtlama içiliyor, hikmeti Erzurumluluktan değil, ortamda kaşık şıngırtısıyla sessizliği bozmamaktan olsa gerek. Yatsıya kadar herkes aralarında sohbete dalıyor. Ama sohbet ne derin dini ne de dünyevi konular içeriyor. Daha çok “halleşme” kıvamında seyrediyor. “Fazla derin mevzulara girmenin anlamı yok zaten dinlediğimiz Kur’an ve az sonraki zikir dersi bizi doyuracak” havası seziliyor bunun altında. Ortamda etkin bir lider, ya da yönlendirici sözler eden bir kimseye rastlanmıyor. Geleneğin bilinciyle herkes ne yapacağını nasıl davranacağını biliyor gibi davranıyor. Buradakiler tasavvuf yollarından Halveti tarikatına mensup kimseler. Mürşitleri Abdülkadir Demirkaya buraya gelmiyor. Zaten İstanbul’da böyle başka semtlerdeki farklı yerlerde düzenli haftalık ibadetlerini sürdüyorlar. Yatsı vakti girince herkes namazını kılıyor. Ardından zikir törenine geçiliyor. Zikirlerinde bazen Nakşiler gibi gizli, bazen de Kadiriler gibi “cehri”, yani açık zikir yapıyorlar.